Basından
- Ocak 13th, 2010
KORKUYU BEKLERKEN
….
Beni bulduklarını, o oyunu izlerken anladım. Aslında tiyatronun adına bakınca başıma gelecekleri anlamalıydım. Kendilerine “Öteki Tiyatro” diyen bir grup insan, “Korkuyu Beklerken” adlı oyunu sahneliyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, Yekta Kopan, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy adındaki üç yazar “Ubor-Metenga Etkinlikleri” diye bir şey düzenlemişti… Dehşet içinde anladım ki, oradaydılar.
Peşimi hiç bırakmamışlardı: Yatılı okulun yatakhanesinde, üniversitenin kantininde, dengemi kaybedip evliliğimi yitirdiğim zaman hep benimleydiler.
Etkinliği izledikten sonra salondan çıkarken, vestiyerden aldığım paltonun cebinde bir mesaj bulunca şaşırmadım. Tabii ki onlardan geliyordu.
“Morde ratesden, esur tinda serg!” diyorlardı, çok iyi bildiğim o kendilerine has yazılarıyla: “Teslarom portog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk! Ubor-Metenga.”
Örgütün adı, Ubor-Metenga’ydı… Edebiyatımızın en “derin” ve meçhul teşkilatı. Bırakmayacaklardı peşimi, hayır…
Tuna Kiremitçi
korkuyu beklerken
öteki tiyatro tarafından sahnelenen oğuz atay ın bir hikayesi…kitabı önceden okuyup giden biri olarak diyebilirim ki;4 sene önce okuyup,karakterini,eşyalarını,hayal gücümde canlandırdığım bu hikaye;öteki tiyatro ve başrol oyuncusunun muhteşem performansı ile hayalimde betimlediklerimi somutlaştırdı…başrol oyuncusunun ödüllü olduğunu duydum;doğrudur,çünkü adam oynamadı;o sahnede yaşadı,o hikayeyi bana yaşattı…
bohemkarınca 01.05.2010
ÖTEKİ HAMLET ANKARA’DA
Bir Hamlet talihiyle mücadele içinde. Bir Hamlet boğuşuyor babasının hayaletiyle, bir kraliyetin eşiğinde. Ve aşk, tüm bu karmaşanın içinde. Bir de gözünde kanlı yaşlarla kraliçe… Ne de çok fırsatçılar, dayanıyorlar başkasının hüznünden doğan güce…
Kral olan mı babası, yoksa babası olacak olan mı kraldır? Yoksa oyun içinde başka oyunlar mı saklıdır? Neler söylüyor gelen hayalet? Herkes nasıl da üzülüyor kralın ölümüne ve bu yasın içinde birileri düğün hevesinde… Lakin Hamlet bu kez de Ankara Öteki Tiyatro Sahnesi’nde sesleniyor seyircisine;
“Ey yüreğim, bil yürekliliğini!…”
14. Taksav Ankara Tiyatro Festivali kapsamında prömiyerini yapan Hamlet Forever adlı oyun yaklaşık dört aydır Ankara Öteki Tiyatro Sahnesi’nde seyircisiyle birlikte. Ankara’da, özel bir tiyatroda, belki de ilk kez sahneleniyor Hamlet. Yönetmen Murat Karahüseyinoğlu aslına sadık kalarak tekrar kurgulamış ve dilini sadeleştirerek başkaca rejilere de açık, alternatif bir oyun niteliği kazandırmış başyapıta. Bu başkalık elbette Öteki Tiyatro’nun atölye özeliği taşıyan yer ile yeksan sahnesinde daha da etkileyici bir hal alıyor.
“Olmak ya da olmamak” klişesini duyuyoruz her zamanki gibi. Olmazsa olmazı ya Hamlet’in. Sonra oyunun içindeki oyunlarla beraber bir bağlantı kuruyoruz şimdiki zamanlarla. Aklımıza düşüyor var olmak ya da olmamanın bu zamanda ne anlama geldiği. Öyle ya, nasıl ki yeni kral tahtın ne sahibi ne de hak edeni olmasına rağmen o yerde oturuyorsa ve de asıl hak sahibi ve hak edeni olarak oğul Hamlet ki açıkta ve de ayazdaysa… Nasıl ki yeni kral iktidarı en yakınının öldürülmesi pahasına ele geçirmişse… Ve devamı gene ölümlere bağlıysa tüm bu başlangıcın ve kimse adım adım gelen tehlikenin farkında değilse ve de günümüzde bir şekilde / her şekilde benzeri oyunlar sahnelenmeye devam ediyorsa… Amaaan neler söylüyorum ben!?
Öteki Tiyatro, yalnızca okuduğumuz Hamlet’ten ziyade öteki bir Hamletle tanıştırıyor bizi her hafta Maltepe’deki sahnesinde.
Bir ses geliyor, yardım istercesine,
“Bu oyunun dilsiz oyuncuları, sessiz seyircileri sizler! Vakit olsa derdim ki… ahh ama vakit yok ne yazık ki…”
Elimizi uzatsak da desek, Hamlet olan biziz! Ahh ama oyunun dilsiz oyuncuları olmaktan öteye geçemiyoruz ki.
Dile gelmek ya da gelmemek…
Merve Kalınbacak
KORKUYU BEKLERKEN OLUŞAN YENİ KORKULAR..
Ülkemizde garip şeyler olmaya devam ediyor. Nasıl yaklaşalım neresinden tutalım bilmiyorum. Mantık denilen dizgenin kopması sonucunda yaşananları anlamlandırma konusunda bile sıkıntı çekmekteyiz. Öteki Tiyatro’nun sahnelediği, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı yapıtından uyarlanan oyuna sahnede sigara içildiği gerekçesiyle il sağlık müdürlüğü görevlileri tarafından cazai işlem uygulanmış. Aslında bu cümlenin ötesinde bir şey yazmak belki gereksiz ama bu konuda seslerin çoğalması ve çok sesli bir koro oluşması gerektiği inancındayım.
Sigara yasağının gerekli ya da gereksiz olması tartışmasına girecek değilim. Ancak kapsamının ne olduğu konusu gerçekten tartışılması gereken bir nokta. Aslında bu olay ilk değil, geçenlerde Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun açılışında sahnelenen oyunda sigara içilmesi nedeniyle oyunu izleyen sağlık bakanı “keşke yasak delinmeseydi” diye bir açıklama yapmıştı. Belki de demeçten sonra yola çıkan iki memur, Öteki Tiyatro’nun sahnelediği Korkuyu Beklerken oyunun peşine düştü. Oyuna seyirci gibi girerek iki bilet alan görevliler oyunun izledikten sonra kulise gidip ceza uygulamasına geçmişler.
Oğuz Atay’ın penceresinden bakmaya çalışırsak bu olay hem küçük hem de büyük! burjuvanın düştüğü aymazlığın bir göstergesi olarak karşımıza çıkar. Sigaranın sağlığa ne kadar zararlı olduğunu enteresan yöntemlerle engellemeye çalışan ve bunun üzerinden ilerleyen bir düşünce doğal olarak tiyatro ve diğer sanatlara da edep verecek bir yönelişe girmesi muhtemel sonuçlara neden olmaktadır. Sanki ülkedeki “tecavüz” “cinayet” “aile içerisinde vahşet” tamamen çözüldü geriye oyunlarda karakterlerin içtiği sigaranın topluma olan zararları kaldı. Az gelişmiş bir düşünsel yapının sigara yasağı da ancak böyle olur. Şimdi düşünelim; Heykel, resim ve plastik sanatlardaki yapıtlarda da sigara kullanımını yasaklamaya başlarsak tüm sanatın bundan ne derece etkilendiğini hayal edelim. Sonuç tamamen bir facia olur. Gerçeğin katlanılamazlığına bir alternatif olan sanat bu kez gerçeğin içeriğinden tamamen uzaklaşarak sadece görevsel bir nitelik kazanarak iyi aile çocuğu! yetiştirme alanlarına dönüşür.
Zaten çocuklara yönelik oyunlarda kesinlikle kullanılmayan sigaranın, tamamen 18 yaş üzerine hitap eden seyirci kitlesine karşı kullanımı onların Allah göstermesin bir sigara bağımlısı haline gelmelerine neden olabilir diye düşünülüyor olsa gerek. Çünkü sağlık bakanı bu konuda, “tiyatro izlemeye çocuklarımızla gidiyoruz” diye bir açıklama yapmış. Oyunu sahneleyen Murat Karahüseyinoğlu oyunu ısrarla yetişkinler için sahnelediklerinin üzerinde duruyor.
Sahne, binlerce yıl boyunca yaşamın bir arenası işlevi taşır, iyi, kötü, güzel, çirkin sadece repliklerle değil görsel öğelerle insanlara sunulur. Bu noktada oluşan bir sınırlandırma ister politik nedenlerle olsun ister sigara yasağı ile olsun sansür mekanizması gerçeğini doğurur. Önemli olan bu düşüncenin sadece sigara yasağı ile yetinmeyeceği gerçeğini kavrayabilmektir. Hemen sonrasında sahnede alkol ve uyuşturucu kullanımının da yasaklandığını düşünelim. Bu sefer sahnede yaşamayan silik insanlar görmeye başlarız ve gerek sanatın üreticisi gerekse de tüketicisi açısından sanal bir dünya ortaya çıkmış olur.
Yasakların bireyler üzerindeki etkisinin sonuçları ise ayrı bir yazının konusu olmaya aday bir durumdur. Sigaranın alkolün hatta uyuşturucunun bu kadar sert yasaklar dizgesi ile örülmesi sonucunda bireyler üzerinde psikolojik açıdan cazibeli bir hale gelmiş olmaları gerçeği göz önünde tutulmalıdır.
Asıl merak ettiğim yasakla beraber, cezayı uygulayan iki memur ve onların dünyası, acaba tiyatroya ilgileri ne boyutta nasıl bir görev bilinci ile bu işlemi gerçekleştirdiler. En azından “Korkuyu Beklerken” ile tanışmalarını olumlu sayalım diyeceğim ama o da kendimizi kandırmaktan öteye gidememiş olacak.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar romanında, Hikmet karakterinin Albay ile oyun yazma sürecinde sigara yasağını da ele almamaları nedeniyle yapıtının edebi açıdan eksik bir duruma geleceğini düşünmemiş olduğu için suçlanabilir. Oyunlarla Yaşayanlar’da başkarakter Coşkun Ermiş oyun yazmaya çabalarken eminim bu konuya değinmediği için kendini üzgün hissedecektir. Korkuyu Beklerken’deki karakterimiz içinse olan oldu zaten. Sıkıntısını dışa vururken sigara yerine keşke abur cubur yeseymiş. Tutunamayanlar’da Selim ve Turgut ise, şimdiden isyan bayraklarını çekmiş olmalılar. Yaşadıkları tüm çelişkilere bir de sigara yasağı sorununu eklemeleri gerekirdi ama ne yapsınlar geleceği bu noktada kurgulayamadıkları için ne yazarına ne de onlara kızmak gerek. Türkiye’nin ruhunun bu noktalara geleceğini bilemezlerdi ya!
Serkan FIRTINA / tiyatronline (1 şubat 2010)
Oyundan sonra şarkıya da sigara yasağı geldi! Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” oyununda başrol oyuncusu sahnede sigara içtiği gerekçesiyle Öteki Tiyatro’ya uyarı cezası veren Sağlık Bakanlığı, Tanju Okan’ın şarkısına da el attı. Bakanlık kararı uyarınca “Benim en iyi dostum içkim, sigaram” şeklindeki Tanju Okan şarkısı “Benim en iyi dostum içkim ve son biram” olarak değiştirildi!
Vedat özdemiroğlu
Sigara faşizanları tiyatro bastı!
ANKARA’DA Öteki Tiyatro’ya seyirci gibi gelen Sağlık Bakanlığı yetkilileri Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” oyunu hakkında tutanak tutmuş.
Bir tiyatro oyunu Sağlık Bakanlığı’nı niye ilgilendiriyor diye sormayın. Selda Güneysu’nun haberine göre, bir ihbarı değerlendiren ekipler “oyun esnasında, kapalı mekan kabul edilen sahnede sigara içtiği” gerekçesiyle başrol oyuncusu Fatih Al hakkında işlem yapmışlar.
Oysa tiyatrocular, şarap bardağını avucunun içinde saklayan dünya siyaset tarihinin en büyük döneği Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ı örnek alıp sigarayı bir iki fırt çekerek çaktırmadan içmeye çalışsalardı başlarına böyle bir iş gelmezdi!
Unutmayın, bunlar iyi günlerimiz…
Sigara yasağı ile baş gösteren faşizan uygulamalar daha da dallanıp budaklanacaktır.
Öteki Tiyatro’nun kurucusu ve baskına uğrayan “Korkuyu Beklerken” oyunun yönetmeni Murat Karahüseyinoğlu’nun tepkisini yabana atmamak gerek:
“Bu olay utanç vericidir. Bu durum tam da bizim oyunumuzda anlattığımız, toplumda oluşturulmak istenen korku imparatorluğuna bir örnek teşkil ediyor.”
Deniz som-cumhuriyet
Bakan Akdağ Red Kit’i örnek gösterdi
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, sahnede sigara yasağına karşı çıkan tiyatroculara Red Kit’i örnek gösterdi.
Akdağ dün, Dr. Abdurrahman Yurtarslan Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan ‘Kanser Tedavisinde Teknolojik Gelişmeler’ konulu çalıştaya katıldı. Konuşmasında, sigaranın zararlarına dikkat çeken Akdağ, tiyatro sahnesinde (Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ adlı oyununda) sigara içen oyunculara ceza kesilmesine bazı sanatçıların tepki gösterdiğini hatırlattı ve şöyle dedi: “Sanata karşı bir hareket varmış diye itiraz edenler var. Bu kadar yanlış bir itirazın sanatçılardan gelmesi son derece üzücüdür. Tiyatro sahnesinde sigara içtiğiniz zaman, sigara içilmesini özendirici bir iş yapmış oluyorsunuz. ‘Ben sanatçıyım arkadaş, seni dinlemem’ demek yakışıksız. ‘Sanat böyledir’ diyorlar. Sanat çok önemlidir ama sanatın toplumun duyarlılıklarına itina etmesi gerekir. Red Kit’i çizen sanatçı, Red Kit’in ağzından sigarayı aldı. Neden? Çocuklarımıza kötü örnek olabilir de ondan.” (Radikal)
“Daltonların elinden silahını alamayanlar, Red Kit’in ağzından sigarayı aldılar”
mk
Tiyatrolara alkol ruhsatı!
Kapalı mekânlarda sigara yasağını destekleyenlerden biriyim, başta söyleyeyim. Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ adlı oyununun sahnelendiği tiyatroya, sahnede sigara içildiği için ceza kesilmiş. Sağlık Bakanı Recep Akdağ da demiş ki, “Sanata karşı bir hareket varmış diye itiraz edenler var. Tiyatro sahnesinde sigara içtiğiniz zaman, sigara içilmesini özendirici bir iş yapmış oluyorsunuz. ‘Sanat böyledir’ diyorlar. Sanat çok önemlidir ama sanatın toplumun duyarlılıklarına itina etmesi gerekir.”
Demek ki tiyatro yapanlar bundan sonra dikkat edecek. Oyunun yazarı yazmış olabilir ama sanatçı sigara içmeyecek. İçki içen bir rol olduğunda, tiyatrocular gidip alkol ruhsatı alacak. Bir ‘hayat kadını’ rolü varsa maazallah…
Radikal-Funda Özkan
Sigaranın sanatsal bir değeri mi var?
Fatih Al, bir tiyatro oyunu sırasında sahnede rol gereği sigara içer. Sağlık Bakanlığı yetkilileri oyuncuya ceza yazmaya kalkışır. Neyse ki tiyatronun kurucusu ve oyunun yönetmeni Murat Karahüseyinoğlu’nun itirazıyla ceza tiyatroya kesilir. Bir de tekrar kontrole gelineceği, aynı durumda ağır cezaya çevrileceği söylenerek gözdağı verilir. Bunlar şaka gibi ama gerçek. Çok uzakta değil, Ankara’da Öteki Tiyatro’da ‘Korkuyu Beklerken’ oyununda oluyor.
Bunun üzerine tiyatrocular ayağa kalkıyor. ‘Oyunda içki içmek için içki ruhsatı mı alınacak?’ diyorlar. Yok artık! ‘Oyundaki cinayetler yüzünden de ceza alınacak mı?’ minvalinde yorumlar da yapılıyor. Böyle bir durumda son derece haklılar.
İstanbul’un göbeğinde birçok gece kulübünde hâlaâ fosur fosur sigara içiliyor. Sanki memleketin her köşesinde sigara yasağına herkes yüzde 100 uyuyormuş gibi, bir tiyatro oyunuyla niye uğraşıyorlar belli değil.
Yasağın suyu çıktı, ama…
Sağlık Bakanlığı’nın tiyatro sahnesindeki oyunu denetlemesine bir anlam veremiyorum. Televizyonlarda sigaranın mozaiklenmesini gereksiz buluyorum. Ama benim bütün bunlara rağmen hâlâ kabul etmediğim bir şey var.
Her bunalımlı karakteri anlatmak için mutlaka elinde bir sigara olması gerekmiyor. Sigarasız da pekala aynı rol oynanabilir. Büyük bir eksiklik de olmaz. Kabul etmeliyiz ki, sanatçılar sigarayı ne kadar sevse de sigaranın aslında sanatsal bir değeri yok.
Çağdaş Ertuna-milliyet
Sağlık Bakanı yanılıyor
Bu tartışma yeni değildir… Fransa’da yaşanmıştır… Hem de ne zaman, biliyor musunuz, taa 1875 yılında!
“Sahnede sigara içilir mi, içilmez mi?” tartışması…
George Bizet’nin ünlü “Carmen” operasının ilk temsilinde kadınlar sahnede puro içmişler, Paris seçkinleri ayağa kalkmışlardı… Bu ne rezaletti? Kadın, hem de sahnede, puro içer miydi?
Oysa Carmen ve arkadaşları Sevilla şehrinin puro fabrikasında işçi olarak çalışırlar (bugün de yerli yerinde duruyor), tütün sararlar, hem de tütün yapraklarını çıplak bacaklarına sürterek, elbette bir yandan da içerler… Hepsinin birden birer puro yaktıkları ünlü sahne de pek etkileyicidir.
Yoksa Bizet Carmen’i bir çorap fabrikasına mı sokmalıydı topluma kötü örnek olmasın diye?
Aynı mantıkla Carmen’in Don Jose’yle evlenip “evinin kadını” olması gerekmez miydi? Sahnede seyirciye hoppa bir kadın gösterilmesi operaya gelen kibar hanımları olumsuz yönde etkileyebilirdi canım!
Bu saçmalıklar Bizet’nin yüreğine indirdi, otuz yedi yaşında gürledi gitti adamcağız.
Eh, gene de ilerlemiş sayılırız, yüz otuz beş sene evvel orada “ahlak” nedeniyle tartışılıyordu bu konu, şimdi bizde “sağlık” nedeniyle.
Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” adlı nefis öyküsünü oyunlaştırmışlar, sahnede sigara içiyorlarmış. Belediye zabıtası ceza kesmiş. Sağlık Bakanı tepki göstermiş.
Çocuklara kötü örnek oluyormuş, baksanıza artık Red Kit bile ağzında sigarayla çizilmiyormuş…
Bu sigara içme eylemi bir çocuk tiyatrosunda, bir çocuk oyununda mı gerçekleştirilmiş? Hayır.
Seyreden kazıklar sahnede sigara görünce mi etkilenecekler de özenecekler? Geri zekâlı olmaları gerekir.
Öyleyse nedir bu gayretkeşlik?
Aynı mantıkla bütün vur kır filmlerini, bütün cinayet filmlerini de yasaklayınız. Shakespeare de oynanmasın, her oyununda sahne kan gölüne döner.
Vallahi ne zaman sigarayı bırakmaya karar versem, karşıma Humphrey Bogart çıkınca vazgeçiyorum!Bana kötü örnek oluyor.
Hadi televizyonda gösterilen filmlerde sigaranın üzerine “cache” koyuyorsunuz, hani görüntüyü bulandırıyor da seyirci ila maşallah onun sigara olduğunu hiç mi hiç anlayamıyor, ahmak ya herkes…
Bari “oluşum anında sanat eserine” dokunmayın.
Sanat eserinde bir karakter sigara içmesi gerekiyorsa içer, küfür etmesi gerekiyorsa eder, soyunması gerekiyorsa soyunur. “Kendi gerçeğine” uygunsa, kişiliğinin, metnin, senaryonun, aksiyonun bir parçasıysa.
Merak ediyorum, Sağlık Bakanlığı yarın öbür gün sigara yüzünden akciğer kanseri olup acılar içinde ölen bir adamın hayatını anlatan ve gençlere ibret olacak “terbiyevi” bir film yaptırmak istese…
Adamı nasıl gösterecekler? Bol bol spor yaparken mi?
Engin ardıç-sabah
Tiyatro ve edebiyat evrenini bu genç Danimarkalı prens kadar meşgul eden başka biri var mıdır acaba? Voltaire’e bakarsanız “kaba ve barbar bir oyun”dur “Hamlet”, Rossiter’e bakarsanız “ilk modern insan”dır. Ben Jonson buna şerh düşer: “Bir çağ için değil, her çağ için”dir “Hamlet”. Zaten Jan Kott’a göre, Shakespeare, her dem “çağdaşımız”dır. Öteki Tiyatro, Murat Karahüseyinoğlu’nun “evirdiği” hâliyle “Hamlet”i “Hamlet Forever” adıyla, yine Karahüseyinoğlu’nun yönetiminde oynuyor. Oyun tanıtımında Tarkovski’nin “’Hamlet’i kim sahnelerse sahnelesin sonuç hep hüsran oluyor Shakespeare in draması, hiçbir yapıma boyun eğmiyor.” sözü bir kendine güven eseri olarak alıntılanmış olsa da bu kez bu “mızmız” prense sahnede boyun eğdirilebilmiş mi, gidip bakmakta yarar var.
Halkbank-kültürsanat
KORKUYU BEKLERKEN
DENETÇİLER GELİNCE
Kanat ATKAYA – Hürriyet -28.01.2010
OĞUZ Atay’ın “Korkuyu Beklerken” adlı öyküsünün tiyatro uyarlamasını seyreden iki Sağlık Bakanlığı denetçisi, sahnede sigara içtiği gerekçesiyle başrol oyuncusuna ceza kesmiş.
Hürriyet’ten arkadaşımız Esra Kaya yapmış haberi, eline sağlık.
Hadiseye “Vay efendim, tiyatroya ceza yazan bu zihniyet var ya…” diye yaklaşmak hem sıkıcı hem de kolaycılık olur. İşe metin üzerinden sorular sorarak, hafif dedektif romanı sosu serpiştirerek bakalım…
Norgunk buyurun lütfen.
* * *
“Korkuyu Beklerken”, yalnız, tedirgin bir adamın öyküsüdür. Kahramanımızın başı “aslında kimseye gönderilmemesi gereken bir mektup” ile, “Morde ratesden” diye başlayıp “Norgunk!” diye biten, anlaşılmaz bir dilde yazılmış mektup ile derttedir. Eski dil bilen bir akademsiyen dostu sayesinde bu mektubun Ubor-Metenga adlı (Üstün Yol veya Değetli Tarikat) gizli bir mezhebin uyarı mektubu olduğunu öğrenir. Evden çıkmamalıdır, adımını atmamalıdır.
Oturup korkuyu beklemesi gerekmektedir.
* * *
Paranoya, hezeyanlar sivri dilli, acı dilli yapar kahramanı ve bir noktada şöyle haykırır: “…Memur da olsam başarıya ulaşamayacaktım; zaten memur olmak başarıya ulaşamamak demektir…”
Acaba diyorum Sağlık Bakanlığı denetçileri bu söze mi alındı? Bu pek mümkün değil. Oyunu bilet alarak seyretmişler, finalde alkışladıktan sonra kuliste ceza makbuzunu takdim etmişler.Yani alınganlık olsa bile, oyunun sonuna kadar tanıdıkları kahramanın “özünde iyi bir insan” olduğunu görmüşlerdir.
İnsan “Bir türlü öğrenemedik şu tabiatı. Bu yüzden ölüp gidiyoruz işte” diyebilen, hayattaki durumunu “Bir çukurun yanında, gizli bir mezhebin tehdidi altında ve beş parasızım” diye özetleyen bir kahramanı sevmese bile ona acır, kıyamaz, sigara içiyor diye ceza yazamaz… Sigara içer mi kahraman? İçer tabii, fosur fosur! Sigara denen mendebur, garibanın şömine bacası bir yerde…
“Sigarayı acele etmeden yaktım, bir iki nefes çektim. Gerçek heyecanım geçmişti; kendimi ancak düşünerek heyecanlandırabilirdim artık” der ve içer.
“Bir sigara rica ettim. ‘Sevincimden bir sigara tellendirirken’in de resmini çektiler” der ve içer.
“Sigara yeniden başımı döndürdü: Evin önünde kamyon fren yapınca az kalsın başımı ön cama çarpıyordum…” der ve içer.
Tamam o içer de, sahnedeki oyuncuya “kapalı yerde sigara içtin” diye ceza yazılır mı?
Kitaba göre yazılır, bana göre yazılmaz. Ama yazılmış ceza. Çankaya Belediyesi zabıta ekipleri de iki yıldır sahnelenen oyunu denetliyormuş.
Oy benim ağlayan yüzlü/gülen yüzlü kadife perdem!
* * *
Denetçilerin alınganlığı tetiklemediyse ceza makbuzunu, peki kim tetikledi?
“Acaba bizzat Ubor-Metenga’nın işi olabilir mi” diye ben de öyküdeki kahraman gibi hafiften tırstım bir ara. Öyle ya, kahraman fuayeyi boş bulmuş sallıyordu “Ubor’una da Metenga’sına da” diyerek, sırlarını ifşa ediyordu… Ama olur mu öyle şey canım? Oğuz Atay’ın hayal dünyası o.
Gerçek dünyada böyle saçma şeyler olmaz. Sahnedeki oyuncuya sigara içiyor diye ceza kesilir gerçek dünyada. Ve gerçek dünyada belediye zabıtaları oyun denetler kahraman çakmağına davranacak mı davranmayacak mı diye.
Norgunk!
NOT: “Norgunk!” malum dilde, “Dikkat!” demektir. Okumayanlara Korkuyu Beklerken başta olmak üzere Oğuz Atay külliyatını okumak için bahane olsun bari bu…
İNSAN EVİNDE BİLE SİGARA İÇEMEYECEK Mİ?
Rahşan GÜLŞAN – 28.01.2010-HABERTÜRK
AMA bu kadarı haksızlık ve cahillik artık. Toleranssızlığın gökyüzüne ulaştığı, “yassah hemşerim” uygulamasının Bekçi Murteza’lara geçtiğinin anlaşıldığı günler bunlar. Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” isimli oyununu sergileyen Öteki Tiyatro’ya korkunç bir ceza gelmiş. Oyunda sigara içen oyuncuya yani oyundaki karaktere sigara cezası gelmiş. Oyunun konusu da ilginç aslında. Bir gün okuyamadığı bir dilde bir mektup alan adam, bunu ölü diller uzmanı bir arkadaşına okutup, “size bildirene kadar evinizden çıkmayın” yazdığını anlayınca kendini evine kapatır. Ve korkuyu beklemeye başlar. Ne ilginçtir ki bir notla evinde korkuyu bekleyen oyun kahramanına gerçek dünyadan korku, sigara yasağı şeklinde geldi. Kime sorarsanız sorun, sigara içtiği anda oyuncunun sahnede değil, karakterin evinde olduğunu söyleyecektir. Yani o ceza aslında evinde sigara içen bir adama verilmiştir. Yabancılaştınız değil mi? E yabancılaştırma efekti tam böyle bir şey işte. Önce yaşadığımız çevreye yabancılaşıyoruz. Sonra kendimizi evde korkuyu beklerken buluyoruz…
KORKUYU BEKLERKEN
50 60 kişilik ufak, samimi bir mekan, sahne de ufak. bu açıdan direkt etkileşimler oyunun devamlılığını sağlıyor. son zamanlarda sık rastladığımız (terim olarak bilmiyorum) olan tekniği burada da gördük. seyirci 10 dakikalık arada da olsa, koltuklarına yeni yerleşiyor da olsa arkada oyuncular günlük işlerine devam ediyorlar. siz kahve almak için kalktığınızda mesela, önünüzde inşaat yapmakla uğraşan işçiler gülüşüp çay içiyorlar, kazma vuruyorlar filan. tabii ki inandırıcılık artıyor.
sahne; yatak ve yanındaki ufak kütüphanelikten, pikap ve bolca yabancı-yerli plaktan, bunların karşısında ise ufak bir masa bir sandalye ve bir büyük dolaptan oluşuyor. tabii evin bir giriş kapısı bir de bahçesi var, kahramanımız dış dünyayla bahçeye çıktığında iletişim kurabiliyor.
oyunculara gelirsek, başrolümüz, sinirlenme sahneleri dışında gayet iyiydi. diğer oyuncular da hakkını verdiler rollerinin. birkaç ekleme yapmalıyım. atay gibi iç sesi bol kullanan yazarın öyküsünü oyunlaştırmak her babayiğidin altından kalkacağı bir şey değil. ‘korku’ kısmı çok iyi verilmişken ‘bekleme’ kısmı, öyküyü esaslı yapan iç seslerin oyuna katımı zayıf olmuş, ikinci perde ise gereğinden fazla uzatılmış. alkış sonrasında tebrikleri kabul eden (ve malesef etrafında hemen kimse yoktu, biz türkler beğendiğimiz şeyleri takdir etmesini de bilmiyoruz*.) yönetmenin yanına gitmememin nedeni de oyunun sahnelendiği ilk günün, ‘bu kısmı olmamış’ gibi iyi niyetli ve masumane bir yargı için uygun olmayacağını düşünmemdi.
son sözüm odur ki, oğuz atay sevenler muhakkak görsünler -sevmeyen adam zaten uzun entry okumaya kasmaz- pek denk gelmedim ama nasıl bir şey? diye meraklar içerisindeyim, diyen sevgili dostlarımız için de iyi bir başlangıç olabilir.
(not; güzel arkadaşım oyun bir vodvid değil, boyuna kahkahalarla güldün, eğlendin, eyvallah, ok. ama sahnedeki adam acı çekiyordu, komiklik/şakalar yapmıyordu. recep ivedik izlemiyoruz yahu, her sahnede de gülünmez ki.
bu ne büyük ayıptır, ne mene bir schadenfreudedur. vakti zamanında senin gibileri de düşünmüş ki şöyle bir cümle kurmuş atay; “dağılın! kukla oynatmıyoruz burada. acı çekiyoruz.”)
-ekşi sözlük- tinkebaut
HAMLET forever ‘öteki tiyatro’
yer maltepe’de bulunan ‘öteki tiyatro’. adından da anlaşılacağı gibi girdiğiniz anda farklı bir havası olduğunu anlıyorsunuz. küçücük bir girişin içine sığmış kocaman bir dünya sanki. daha kapıdan girer girmez duvarların tamamını sarmalayan gazete küpürleri ,sizi modern dünyadan kopuk olmadığını savunan, ama döner merdivenlerinden tek tek indikçe kendi içinde ilkel bir dünya imajı veren yuva sıcaklığına sahip avlusuyla öteki tiyatro’ya sempati duymaya zorluyor. lüksten uzak, el emeği göz nuru çabaların ürünü olduğunu her ayrıntısıyla hissettiriyor bu tiyatro. kendine has bir seyirci grubuna sahip olduğu belli;çünkü oyun saati yaklaştıkça gelen insanların çoğu birbiriyle merabalaşıyor. oyunun başlamasına yarım saat kala vardığım öteki tiyatroda bir edebiyat dergisinde yer alan halit refiğ anısına yazılmış yazıyı okuyorum. ara sıra gözüm beklemek için tasarlanmış bu şirin yerin duvarlarını süsleyen resimlere kayıyor ; can alıcılar! kendine özgü yalınlığıyla oyunun başlayacağını zil çalarak haber veriyor. bir kat daha aşağı iniyoruz .bu esnada yeşilin turuncuyla olan çarpıcı zıtlığı gözüme çarpıyor duvarlardan. oyunun oynanacağı salona gelince ise başka bir sürpriz karşılıyor beni. o zamana kadar gittiklerimden çok daha farklı, sanki büyük bir salonu olan büyük bir evde oynanıyormuş havası veren inanılmaz sevimli bir oyun yeri. toplasanız elli kişilik seyirci kapasitesi var. sahne, oyuncular sizinle iç içe.. ve ışık sönünce başlıyoruz shakespear’in meşhur oyunu hamlet’i izlemeye. iki saat on dakikalık bir keyif sürüyorum öteki tiyatro’da. hamlet yeterince tatmin edici mi? hayır. pek çok hata çarpıyor gözüme oyuna dair. amatör oldukları belli olan bir grup olsa da sahnede öyle bir havası var ki öteki tiyatro’nun zaman kaybı demek imkansız. zaten hangi tiyatro oyununa zaman kaybı diyebilir ki insan?kafamda bu düşünceler tatmin olmamış ama mutlu bir şekilde o tatlı merdivenleri tek tek çıkıyorum annemle birlikte. buraya mutlaka tekrar gelmeliyiz diye aramızda konuşuyoruz. orayı terk etmeden önce tek tek inceliyoruz gelmiş ve gelecek oyunları. ve içimizden gülümseyerek diyoruz ki; kemikleşmiş izleyici kitlene iki kişi daha ekledin öteki tiyatro!
(thenoose, 07.12.2009 – İTÜ SÖZLÜK)
Korkuyu Beklerken…
Kısacık ömrüne unutulmayacak yapıtlar sığdıran Oğuz Atay’ın edebiyatında Korkuyu Beklerken (1973), Türkiye’nin siyasi tarihinde 1980 askeri darbesiyle sonuçlanan önemli bir kırılma sürecine tanıklık eder. Geçmiş’in hal içinde yaşadığı savıyla düşünürsek bu, Türkiye için her şeyin başladığı dönem olarak da adlandırılabilir. Üniversiteler hareketlenmiş, gençlik ideolojik kamplara bölünmüştür. Bölünme çatışmaya dönüşmüş, sokağa, mahalleye, ev içlerine kadar taşınmıştır. Artık ülke çapında toplumda egemen olan bireysel, kitlesel ya da kurumsal, her düzeyde şiddet, onun istenmeyen bütün görünüşleridir. Güvensizlik, gizlilik, endişe, korku, paranoya şiddet ortamının olası duygusal izdüşümleridir. Bu koşullar içinde kendine, çevresine yabancılaşan insanın yalnızlığı artmış, uyumsuzluğu daha da yoğunlaşmıştır. Bu, gerçekliğin tehdit edici etkisiyle dış dünyada eylemden çekilmiş, zaman/ mekan algısı örselenmiş çaresiz bireyin kendi benliği üzerine kapanışıdır. Süreç sanrılarını, obsesyonlarını, vehimlerini kendine yoldaş kılan bireyin kendi zihninin labirentlerinde kayboluşu ile sonuçlanabilir. 1970 li yılları yaşayanlar bu örselenmiş birey portresinin hiç de uzağında değillerdi. Bir çoğumuzun anılarında, uzak ya da yakın bu türden hüzünlü tanıklıklar vardır. Benim anılarımda ise kulağına dayadığı küçük bir transistörlü radyoyla, üç ay hiç uyumadan, odasında korkularını bekleyen bir sevgili varlık, dün ve bugün tüm hissettikleri ve hissettirdikleriyle öylece duruyor.
Oğuz Atay Korkuyu Beklerken’i korku ve bekleme metaforları üzerine kurar. Öykünün karşı kahramanı (anti-hero), köpekten, amneziden (hafıza kaybı), hırsızdan, evden ayrılmaktan, toplumdan, yalnızlıktan, gizli mezheplerden, varolamamaktan, göndereni belirsiz bir mektuptan korkar. Korkular, kaygılar somuttan soyuta soyuttan somuta dönüşerek birbirini izler. Dönüşüm fazlarındaki traji-komik oyunsuluk,Godot’yu bekleyen Vladimir ve Estragon’nun bekleme oyununu çağrıştırır. Godot bir türlü gelmez ama Atay’ın karşı-kahramanına Korku, onu altüst eden türlü kılıklar içinde gelir. Korkunun, Atay’ın diğer öykü/roman/oyun karakterlerinde genellikle aydın kimliği ekseninde işlediği ortak duygu olduğunu biliyoruz. Bu duygunun yazarın Batılı olmakla Doğulu kalmak arasına sıkışmış, kimlik bölünmesinin dayattığı rolleri tedirgin bir biçimde oynamaya çalışan okumuşlar’a yönelttiği acı alaya temel oluşturduğunu da. Atay’ın tek oyununun karakteri olan emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş katlanamadığı gerçekliği oyunlarla aşmaya çalışır. Coşkun’nun ayırt edici özelliği hayatının son baharını yaşarken kaygı üreten gerçeklikle baş edebilmek için oynama’yı seçiyor olmasıdır. Bu başka başka roller içinde estetik bir varoluş yakalama çabasıdır. Korkuyu Beklerken’de ise giderek karakterin varoluşunu inşa eden ve nesnesi yok olduğunda varoluşu tuzla buz eden korku, kişilik çözülmesinin de nedenidir. Çözülme sürecinde karakter sadece acıyı hisseder, süreci kontrol edemez. Kotrol etme çabası ise onu gülünçleştirir. Çağrışımdan çağrışıma geçişi, uyaranlara karşı aşırı hassasiyeti, hak arama çabası, sürekli konuşma ihtiyacı (logore); söz kalabalığının altında hissedilen yoğun suçluluk duygusu ve derin kaygı, onu kimi zaman Gogol’ün Deli’sine (Bir Deli’nin Hatıra Defteri) yaklaştırır. Hatta zaman zaman Kafka’nın böceğe dönüşen Gregor Samsa’sını (Dönüşüm), adalet peşindeki Josef K’sını (Dava), Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu (Suç ve Ceza) anımsatır. Bu eserlerde yazarları birleştiren ortak nokta karakterin yalnızlığını, yabancılaşmasını, nihayet kişilik bölünmesini (G.Samsa’da beden algısını yitirmeye varıncaya kadar) yazım stratejilerinin merkezine yerleştirmiş olmalarıdır. Nitekim karakterlerin çarpıcı dramatik özellikleri, yazıldıkları dönemden başlayarak, bu eserleri sahneye uyarlayan yazarlar için de itici güç olmuştur.
Murat Karahüseyinoğlu yaklaşık 20-25 yıl önce oyunlaştırdığı Korkuyu Beklerken ile ilgili şöyle diyor: “…Sahnede bir kişi vardı sözde ama birden 2 kişi oluyordu, bazen 3, 4 kişi oluyor ya da bölünüyorlardı. Bunun sahnedeki karşılığı neydi. Dış ses bir yere kadar çözerdi sorunu. Ve pek bildik ve de iyi bir çözüm olmazdı. Ayrıca iki kişi gibi duran bir kişiyi oynayabilecek oyuncu kapasitesi nereden bulunacaktı. Bilindiği kadarıyla ne ülke belliydi, ne de milliyet. Bir gecekondu, yalnız bir adam. Anlattıkları hepsi gerçek olabilirdi ama olmayabilirdi de. Olanların tamamı aslında olmayabilirdi. Sadece kelimeler.. kelimeler.. kelimeler.. Buradan yola çıkarak sözün önemli olduğu kararına vardım ve hemen hiç budama yapmadım. Oynanırken sözcükler, çıkardığı sesler bir gürültüye dönüşecek, alınabilen alınacak, üzerinde çok da düşünülmeyecekti. Etki önemliydi ama bildik çerçeve sahnede bu mümkün değildi. Değil de.” *
Karahüseyinoğlu’nun Korkuyu Beklerken’i oyunlaştırması, giderek yoksullaşan tiyatro yazınımıza yaptığı katkı düşünülürse, hiç kuşkusuz çok önemli, kutlanası bir çaba. Karahüseyinoğlu’nun uyarlaması, Konya Devlet Tiyatrosu’nun oyuncu/yönetmenlerinden Umut Toprak’ın Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Anasanat Dalı’nda yaptığı rejisörlük yüksek lisansında tez (2005) konusuydu. Toprak, danışmanı olduğum bu çalışmada uyarlama metindeki yan kişileri çıkartarak, metni yalnızca başkarakterin yer aldığı tek kişilik bir oyuna dönüştürmeyi seçmiş, karakteri kendisi yorumlamıştı. Sonuçta hem aktör hem de rejisör olarak iyi bir sınav vermiş, nitelikli bir tez raporu sunmuştu. Çalışmanın hem dramaturgi hem de uygulama aşamasında, bir Oğuz Atay metni yorumlamanın ne denli zor olduğunu daha iyi kavradığını sıklıkla dile getirdiğini anımsıyorum. Korkuyu Beklerken’de onu bir aktör ve rejisör adayı olarak zorlayan neydi?
Öteki Tiyatro’da Murat Karahüseyinoğlu’nun sahnelemesini (2009) seyrederken, sık sık Umut Toprak’ın çalışma sürecini anımsadım. Tiyatroyu / sinemayı kuramsal, sanatsal, teknik bakımdan iyi bilen bir yönetmen olan Karahüseyinoğlu, sinevizyonla desteklediği incelikli çevre/ışık düzeniyle başarılı bir sahneleme gerçekleştirmişti. Gerçekçi tiyatroyla modern sonrası tiyatronun uylaşımlarını birlikte kullanarak Atay’ın düşünsel evrenine yaraşan deneysel bir performans ortaya koymuştu. Oyuncular performansa rollerinin hakkını vererek katkı sağlıyorlardı. Yılmaz Angay, Uğur Çakıroğlu, çocuk sanatçı Güneş Bozkır’ın farklı rollerdeki yorumları oldukça başarılıydı. Özellikle birkaç rolü hiç telaşsız, dupduru, olanca doğal bir oyunculukla yorumlayan M.Nurkut İlhan’nın performansı son derece inandırıcı ve dikkat çekiciydi. İlhan’nın başarılı yorumları kendisine bu yıl Sanat Kurumu’ndan bir de ödül getirdi… Baş karakteri oynayan Fatih Al’ın metindeki anları, dönüşümleri özenle değerlendiren yorumu yer yer çok etkileyiciydi. Ancak tam da yukarıda alıntıda söylendiği gibi, Karahüseyinoğlu’nun Atay’da sözün önemli olduğunda karar kılıp budamaya yanaşmama tercihi (sahnelemede nispeten yapılmıştı) oyun boyunca hem karakteri yorumlayan oyuncuyu yoran hem de seyircide izleme zorluğu yaratan bir etken oluşturuyordu.
Sanırım aslında temel sorun, bütün roman/öykü uyarlamaları için geçerli olabilecek bir nedenle ilgiliydi: Roman ve öykünün tiyatrodan farklı yazım, sunum ve alımlama stratejilerine bağlı oluşu. Atay, Gogol’ünDeli’de, Beckett’in Molloy’da yaptığı gibi uzun bir monolog düzeninde yazdığı öyküde yazım stratejisi olarak bilinç akışını, öykü anlatımını kullanmıştı. Bir radyo tiyatrosu uygulamasına daha uygun olabilecek bu tür yazım, çok doğal olarak karakteri, iç dünyasından kopup gelen imgeler, ansızın yön değiştiren çağrışımlarla günlük dille iç içe örülmüş kavramsal bir dil kullanmaya zorluyordu. Ve her şeyyazar/eser/okuyucu ya da dinleyici üçgeninde tamamlanan bir alımlama sürecine uygundu. Sanırım hem Umut Toprak’ın hem de Murat Karahüseyinoğlu’nun sahne yorumları tam da bu noktada bir sorunla karşılaşıyordu. Ne ki Karahüseyinoğlu zaten oyunu sahnelemesinden yıllar önce bir çok bakımdan bu durumun doğabileceğini öngörüyordu. Tercihini en baştan Atay’ın edebiyatından yana koyması, onu -belki de- seyirciye rağmen korumaya çalışması (ki bunda haklı olduğunu düşünürüm) alımlanamayan üzerinde düşünülmeyip geçilmesi gerektiği yolundaki önerisi her şeyi açıklıyor gibi.
Tavizsiz, ciddi çalışılmış bir Oğuz Atay sahnelemesi izlemek isteyenler 2009-2010 sezonunda da Öteki Tiyatro’da Korkuyu Beklerken’i seyredebilirler.
Not:*Umut Toprak. “Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ Adlı Öyküsünün Oyunlaştırılmasında Bireyin Varoluşu ve Yabancılaşması”. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı. Ankara, 2005. s: 65 (yayımlanmamış yüksek lisans tezi) (M.Karahüseyinoğlu ile yapılan röportajdan alıntı)
TÜREL EZİCİ – SAHNE – Eylül-Ekim 2009
Öteki Tiyatro Oğuz Atay’dan ‘Korkuyu Beklerken’i sunuyor
‘Gizli mezhep’ten ‘Ergenekon’a
Öteki Tiyatro’dayım. ‘Korkuyu Beklerken’in sahnedeki sunumunu izliyorum. Oğuz Atay’ın 1970’li yılların başında gün yüzüne çıkan bu 60 sayfalık-uzun öykü/kısa roman kıvamındaki- metni bir iç monolog niteliği taşır. “Tek başına konuşma’/’yüksek sesle düşünme’, tiyatronun bilinen tekneklerindendir. ‘Tek kişilik oyun’ olgusu ise çağdaş tiyatronun vazgeçilmezlerinden.. Ne ki metni tiyatrolaştıran Murat Karahüseyinoğlu, ‘tek kişilik’ olması beklenebilecek sahne olayına başka kişiler, bu kişilerin sunduğu görsel işitsel özellikler yoluyla da farklı göstergeler katmış. Böylece öyküyü okumakla, sahnedeki performans metni’ni okumak arasındaki benzerlikler korunurken, yapıtın bütününe ters düşmeyen farklı algılama boyutları da oluşmuş.
‘Korkuyu Beklerken’,’gizli mezhep’ olarak yorumlanan –varlığı/yokluğu kanıtlanmamış- bir örgütün yarattığı ‘korku’ üstünedir. Nedir bu ‘korku?’ Soru, Yıldız Ecevit’in, Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasını anlattığı ‘Ben Buradayım’(iletişim Yay.,2005) başlıklı kitabında ‘yaşama korkusu’ olarak yanıtlanır. (Ecevit, bu kavramı Kafka’nın ‘Yuva’ adlı öyküsü bağlamında dile getirenin Atay’ın kendisi olduğunu da belirtmektedir). Bu özellikleriyle ‘Korkuyu Beklerken’, doğaya ve topluma yabancılaşmış, kültürel klişelerin dışına çıkmakla çıkamamak arasında bocalayan, yalnızlaşmış ve çözümsüz bir bunalım aşamasına gelmiş bireyin kendi kendisiyle ve varoluşuyla hesaplaşmasının anlatımı olarak nitelenebilir.
‘Korkuyu Beklerken’i sahnede somut görsel ve işitsel öğelerle sarmalanmış olarak izlediğinizde başka yapıtlara ilişkin çağrışımlar da geliyor gündeme. Bir yanda, varoluşun çözümsüz bunalımından kurtulma yolunu ‘Godot ile buluşma’ yanılsamasında arayan iki evrensel ‘palyaço’nun (Vladimir ve Estragon’un) tek bir bedende bütünleşmiş olarak ‘bekleyiş’i vardır.(Godot’yu bekleme’nin içerdiği gerilim ve korku öğelerini göz ardı edebilir miyiz Beckett’in oyununda) Bir başka boyutta ise Gogol’ün yalnız öykü olarak değil, sahne gösterisi olarak da klasikleşmiş-’Bir Delinin Hatıra Defteri’ yapıtının içerdiği, evin duvarları arasına sıkışmışlığı, başkalarıyla her türlü iletişimin kopuşunu, yaşamın toplumsal düzeyde akışının dışına çıkışı, yalnızlık içinde kıvranışı ve sonunda düş ile gerçek arasındaki ayrımın yitişini çağrıştıran özellikler görülüyor. Performans metninde yansıyan bu örgeleri baştan sona sarıp sarmalayan ‘Kafkaesk’ atmosferdir.(Yıldız Ecevit’in belirlemelerini kullanırsak, ‘korku, güvensizlik, yabancılaşma, umarsızlık, umutsuzluk, yalnızlık, anlamsızlık, iletişimsizlik, terör, dehşet, suç, ceza, yargı’ kavramlarının iç içe geçtiği bir sıfattır ünlü yazar Kafka’nın adından türetilmiş ‘Kafkaesk’ sıfatı…)
Duyarlı bir yorum
Her üç yazarın da Oğuz Atay’ın düşün dünyasında yeri olduğu bilindiğine göre, sahne olayına yansıyan bu özellikler de şaşırtıcı değildir. Tiyatroda olduğu kadar sinemada/televizyon alanında da deneyimli olan uyarlamacı/yönetmen Karahüseyinoğlu, yarı karanlıkta devindirdiği kısa ve kesik konuşan ‘siyah elbiseli/resmi görevli’ kişilerin varlığıyla, bireyin egemen güçlerce kuşatılmışlığının getirdiği korku’yu, suç/yargı/ceza olguları karşısındaki ‘endişe’ durumunu ön düzeye alarak, Atay’ın metninin dışına çıkmaksızın ‘Ergenekon soruşturmaları’na dek uzanan bir çağrışımlar zinciri oluşturmaktadır. Atay’ın kişisini bağıntılı olduğu tüm çağrışım alanları içinde duyarlı bir yorumla canlandıran Fatih Al iki saati aşan soluklu performansını, bireyin kendisine yönelttiği ‘kara alay’ı da ‘buruk’ bir yaklaşımla kotararak bütünlüyor. Bireyin kendisini ‘kara alay’ın hedefi yapma yolunda iki ustadan ilki Vüs’at O.Bener, ikincisi de büyük dostu Oğuz Atay değil mi? Fatih Al, Lyons en başarılı erkek oyuncu ödülüne değer bulunurken, ‘siyah elbiseli’lerin şefi konumundaki rolünü ve başka küçük kompozisyonları da abartmaya izin vermeyen yalın dokunuşlarla kotaran M.Nurkut İlhan da övgüye değer bir oyunculuk sunuyor. Öteki küçük rollerde emeği geçenler de Yılmaz Angay, Uğur Çakıroğlu ve Güneş Bozkır.
Ankara’nın unutulmuş bir tiyatro salonunu yeniden yaşama geçirdikten sonra varlığını ‘sıradan olmayan’ işlere adayan Murat Karahüseyinoğlu’nun Öteki Tiyatro’sı 11 yaşını sürüyor…. Korkuyu Beklerken’ algılama yoğunluğu gerektiren bir oyun. Bu nedenle, en az yarım saat daha kısa olması gerekir. Ne çare, uyarlamacılar, yazarlara kıyamıyorlar.
SAHNEDEN-Ayşegül Yüksel- Cumhuriyet (7 temmuz –Salı)
Yaratılmak istenen ‘korku imparatorluğu’na sahneden tepki:
KORKUYU BEKLERKEN
ANKARA(Cumhuriyet Bürosu) Öteki Tiyatro’nun yeni eseri “Korkuyu Beklerken”, günümüz Türkiye’sinde iktidarca yaratılmaya çalışılan ‘korku imparatorluğu’na bir tepki olarak sahneleniyor. Oğuz Atay’ın kaleme aldığı Murat Karahüseyinoğlu’nun oyunlaştırıp yönettiği oyun, her Cuma ve Pazar günü izleyici ile buluşuyor. Öteki Tiyatro’nun kurucusu ve oyunun yönetmeni Murat Karahüseyinoğlu, eserin konusunu izleyiciye şu sözlerle anlatıyor:
“O, yalnız yaşayan biridir. Bir gün, anlaşılmayan bir dilde yazılmış bir mektup alır. Üniversitede ‘ölü diller’ üzerinde uzaman olan arkadaşına götürdüğü/okuttuğu mektup, “size bildirene kadar evinizden çıkmayın…” anlamında bir uyarıdır. O, eve kapanır..Korkuyla..Korkuyu beklemeye başlar.”
sorun ‘bulma’, ‘yazma’, ve özellikle de ‘yaratma’ sorunu değildi, sorun ‘olanı fark etme’,‘olanda derinleşme’sorunuydu..yeni bir şey değildi aradığım..yeni bir şey de yoktu sanırım.. bu noktada ‘oyunlaştırma’ ve ‘yeniden anlatma’ nın benim algıma, beklentilerime daha uygun olduğunu düşünmeye başladım.. daha ne kaldı diyerek kendi içime döndüğümü hatırlıyorum.. bilebildiğim kadarıyla işte her şey bitmişti..karahüseyinoğlu,murat
Fatih AL, Emre ERDEM, Yılmaz ANGAY, Nurkut İLHAN, Ümit KOYUNCU, Güneş Bozkır’ ın rol aldığı oyunun dekoru, kostümleri ve ışık düzeni de Murat Karahüseyinoğlu’na ait.
Oyun her Cuma saat 20.00’de, her Pazar saat 16.00’da, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 114-C Maltepe adresinde yer alan Öteki Tiyatro’da izleyicisi ile buluşuyor.
Cumhuriyet Gazetesi-Ankara Eki- 2009
“Ankara’nın tartışmasız en iyi tiyatrosu
ve gene
Ankara’nın tartışmasız en yalnız tiyatrosu.”
bir seyirci
Tiyatro binası devren kiralık
Ankara’da “politik tiyatro” denildiğinde ilk akla gelen tiyatrolardan biri olan ve 10 yıldır varlığını sürdüren Öteki Tiyatro, ekonomik krize yenik düştü. Son aylarda gişe gelirleri iyice azalan tiyatronun kapısına kilit vurulmak üzere. Binası “devren kiralık” olan Öteki Tiyatro’nun kapanmasıyla, başkentte binası olan Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) ve Ekin Sanat Merkezi’nin dışında özel tiyatro kalmayacak.
Bundan 10 yıl önce Murat Karahüseyinoğlu tarafından kurulan ve başkentte “politik tiyatro” denildiğinde ilk akla gelen tiyatrolardan biri olan Öteki Tiyatro’nun da kapısına kilit vurulmak üzere. Son aylarda gişe geliri iyice azalan tiyatronun binası “devren kiralık.
” Bu yıl Hesap Lütfen”, “Belgelerle Kurtuluş Savaşı”, “Akıllı Klog, Daha Akıllı Klog, Daha Daha Akıllı Klog” adlı oyunların sahnelendiği Öteki Tiyatro’nun Genel Sanat Yönetmeni Murat Karahüseyinoğlu, tiyatronun şu anda içinde bulunduğu binaya ayda 2.500 TL kira ödediklerini ve giderlerin ayda yaklaşık 5.000 TL’yi bulduğunu belirtti. Tiyatronun artan giderleri karşılayacak bir gişe gelirinin olmadığını söyleyen Karahüseyinoğlu; gerek yurttaşların, gerekse siyasilerin sanata yeteri kadar sahip çıkmadıklarına dikkat çekti. Karahüseyinoğlu, “Kültür ve Turizm Bakanlığı ne yazık ki yerleşik olmayan, dosya üzerindeki tiyatrolara ayda yaklaşık 20 bin TL yardım yapıyor. Bizse bu yıl bakanlıktan yalnızca 13 bin TL yardım alabildik” dedi. “Tiyatronun binası olmayan başka bir tiyatroya devredilmesini ve yine tiyatro binası olarak hizmet vermesini istiyoruz” diyen Karahüseyinoğlu, Öteki Tiyatro’nun başkentte “solun kalesi” olarak bilindiğinin de altını çizdi.
Cumhuriyet Gazetesi
Öteki Tiyatro’dan elveda
Bir küçük duyuru geldi Murat Karahüseyinoğlu’ndan:
“Ankara’da 10 yıldır tiyatro yapan Öteki Tiyatro, ne yazık ki faaliyetine son verme kararı almıştır. Kurulu tiyatro sahnesi arayan grup ya da kişilere duyurulur.”
Notu alır almaz, içimizi bir hüzün sardı, o soru geldi boğazımıza takıldı:
“Neden, neden, neden?”
Karahüseyinoğlu, çok üzgündü:
“Tiyatro çocuğum gibidir, biliyorsunuz… Elimden geleni yaptığımı da bilirsiniz… Ama olmuyor, 4 milyarı bulan sabit giderleri karşılamak bir yandan, binanın eksiklerini kapamaya çalışmak diğer yandan. Kriz, kriz diyerek 1-2 milyar için bile insanların, hatta en yakınlarımızın haciz yoluna gitmeleri… ‘Ben paramı alayım da, sen ne yaparsan yap’ tavrı ve çöken mali durum. Çektiğim reklam filmleri, diziler ve yazdıklarımın parasını hep tiyatroya, tam işte oldu derken… Meğerse bir şey olmamış, olmuyormuş..
Oğuz Atay’a ait ‘Korkuyu Beklerken’i son kez sahneleyip elveda diyeceğim…”
Bunalım, korku, çirkinlik giderek iyiliği, umudu ve temizi soluksuz bırakıyor. Boğuluyoruz dostlar.
Işık Kansu – Ankara Kulisi27 Ocak 2009 Cumhuriyet
AKILLI..DAHA AKILLI..DAHA DAHA AKILLI..
Ne mutlu ki “Tiyatro yapılacaksa onu da biz yaparız!” diyen; üniversitelerden bilim araştırma merkezlerine kadar hiçbir organizasyondan ıstampaını, mührünü esirgemeyen bir devletimiz var. Böylece bilim adamları, sanatçılar ya da akademisyenler yeni şeyler üretmek için yorulmak zorunda kalmıyor ve çok değerli zamanlarını devletimize daha çok hizmet etmek için harcama firsatı buluyorlar. Durum böyleyken, haftada beş vakit ant içerek büyümemize rağmen hala akıllanmayıp birey olmaya çabalayan bizler de (“bizler” derken kimi kastettiğimi tam olarak bilmiyorum) son kullanma tarihi geçmiş ders kitaplarına, bilim kuramlarına, ya da sanat anlayışlarına mahkum ediliyoruz. Gazetemizin Fuaye-ODTÜ köşesinde şu ana kadar biri hariç bütün eleştirilerinin devlet tiyatroları oyunlarına ait olması da “devlet baba”nın bize ne kadar kol kanat gerdiğinin bir göstergesi olsa gerek. Tamamen bağımsız bir grup olan ve kısıtlı sponsor desteğiyle ayakta durmaya çalışan Öteki Tiyatro’nun her Cumartesi sergilediği “Akıllı… Daha Akıllı… Daha Daha Akıllı…” isimli çocuk oyununun bu açıdan oldukça farklı bir deneyim olacağını düşünüyorum.
Öncelikle bu oyunu yönetmenliğini üstlendiğim Fırtına oyununun dekor hazırlıkları için gittiğim Öteki Tiyatro’da tamamen tesadüf eseri izlediğimi ve oyun boyunca arkadaşlarımla birlikte attığım aralıksız kahkahalarla oyunu izlemeye gelen minikleri biraz saşırttığımı itiraf etmeliyim. Çocuk oyunu denilince aklına tavşan ya da ağaç kostümü içine girmiş oyuncular gelenleri hem zekice tasarlanmış sahne plastiği hem de takdir edilmesi gereken oyuncu samimiyetiyle etkileyen bir oyun “Akıllı”. Başlıca oyun kişileri; tek isteği oğlunu evlendirmek olan bir kral, kendisine eş olarak dünyanın en akıllı ve en güzel kızını arayan yakışıklı ve kendini beğenmiş bir prens ile tabii ki zekasıyla ukala prense gereken dersi veren fakir kız. Yalnız bu oyun kişilerinin çocuk masallarında görmeye alışık olduğumuz tiplemelerden biraz farklı olduklarını belirtmekte fayda var; özellikle oğlu bir an önce evlensin diye hiçbir zahmetten kaçınmayıp genç prens için geniş bir gelin adayı yelpazesi sunan kral oldukça renkli bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Oyun kişilerinin metine yapılan zekice müdahaleler ve başarılı oyunculuklarla masal klişesi olmaktan kurtarılması oyunu çocuklar için hazırlanmış sıkıcı bir öğreti oyunu olmaktan çıkarıp her yaştan seyirci için oldukça eğlenceli bir performans haline getiriyor. Hatta çocuklarına eşlik eden anne-babaların ne için orada olduklarını unutup oyuna kendilerini kaptırmaları da ilginç bir tablo oluşturuyor. Birkaç tane sandık, bir elbise askısı, bir kapı ve iki tane halıdan oluşan dekor ve gitarla darbuka eşliğinde canlı olarak icra edilen müzikler; oyuncuların samimi ve eğlenceli anlatımına başarılı bir şekilde katılıyor.
Rejisörlüğünü Jacques Matthiessen’in yaptığı, ASSITEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği)’in Türkiye ve Danimarka şubelerinin ortak yapımı olan “Akıllı… Daha Akıllı… Daha Daha Akıllı…” yıllar boyunca dershanelerde ya da okullarda aklını yitirmeye zorlanmış ve biraz yaramazlık yapmak isteyen herkes için oldukça eğlenceli bir altmış dakika vadediyor.
Deniz Aksoy (ODTÜ Felsefe)
Beyinlerin sağ tarafi doluyken, sol tarafin bir açıdan ilkel kalmasını anlatan ‘Öteki Tiyatro’nun ‘Hesap Lütfen’ adlı müthis oyununu tavsiye ediyorum! Insansız bir medeniyetin kurulamayacağını söyleyip buna rağmen kurmayaçalışanları sizler de izlemelisiniz!
TOLGA YAVUZ
HESAP LÜTFEN
Gözü açık tiyatro severler için Ankara Maltepe’deki Öteki Tiyatro’nun “Hesap Lütfen” adlı her kafaya dank ettirebilen oyununu öneriyorum! Sanat,gerçekleri haykırmaktır!
CEREN SAHIN
ÖTEKI TIYATRO’dan BIR OYUN : HESAP LÜTFEN
“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ülkenin birinde zengin mi zengin olmayan, korkak mi korkak, halkı bile olmayan zavallı bir kral yaşarmıs.”
Ankara’da bulunan Öteki Tiyatronun oynadığı “Hesap Lütfen” adlı oyunun baş kahramanı işte böyle bir kral. Oyunu -aynı zamanda yönetmeni- Murat KARAHÜSEYINOGLU yazmış, Gökhan BOLCAN, Berk TÜRK, Akdora AKALIN, Ertugrul KILINÇKAYA, Ümit KOYUNCU, Kenan STALLO’ da oynuyor. Öteki Tiyatro 2001 yılından bu yana Jacgues MATTHIESSEN’den, Aziz NESIN’den Metin ÜSTÜNDAG’dan ve daha bir çok yazarın oyunlarının yanı sıra kendi yazdıkları oyunları oynayan bir tiyatro.
Oyun metni sıkıntısı çekilen bir dönemde, bu güzel bir umut herkes için. Tiyatro yapanların kendi oyun metinlerini oluşturup oynamalarının avantajlı bir durum olduğunu düşünüyorum çünkü oyunun dramaturgisi sırasında “yazar bunu söyle düşünerek” yazmış yerine direkt yazarla tartışıp yorumlayabilme imkanı doğuyor, bu da oyun ve oyuncular için büyük bir avantaj sağlamış oluyor.
Oyuna son anda gitmeye karar verdiğim için oyunu incelemeye firsatım olmadı, taksiden iner inmez salonda buldum kendimi. Ilk başta Antik Yunan oyunu gibi geldi, belki bir Sofokles oyunu olabilir diye düşündüm çünkü oyunda bir kral ve soytarı vardı, sahne saray yıkıntılarını işaret eden sütun başları, eski kralların heykel başlarıyla dolu bir saray yıkıntısı şeklinde düzenlenmiş.. Tabii her şeye rağmen Kralın tahtı, asası ve tacı kurtulmus.
Oyun: son savaşında kendisine ailesinden kalan koskoca bir krallığı halkıyla birlikte kaybetmis bir kralın öyküsünü anlatıyor. Kralın bir soytarısı kalmış, kıtlık ve açlık ikisini de perişan etmis.Kralın güzel giysilerinin yırtılmışlığından ve eskimişliğinden bir savaştan çıktığı belli oluyordu ama soytarı bildiğimiz soytarılara hiç benzemiyordu, elindeki asası ve üzerindeki giysisi ile tam bir yunanlı filozofu andırıyordu. Soytarı krala göre çok daha mantıklı düşünüyor ve çok akıllı laflar ediyor.
Kral aklı dahil her şeyini kaybettiği halde hala kendini saltanat sahibi sanıyor. Kaybetmediği tek şey kibiri ve aç gözlülüğü. Kralı oynayan oyuncu; kralı fakir ve güçsüz bir göstermek için ilk basta fazla abartılı bir oyunculuk sergiliyor, halbuki ileriki sahnelerde oyunla birlikte gelişen olaylardan kralın korkaklığını ve güçsüzlüğünü anlayacaktık.
Kral tam açlıktan ve sefaletten ölmek üzereyken demir kanatlı kuşlar havadan yardim paketleri atarlar. İçleri kralın ve soytarının o güne hiç görmedikleri ve tanımlayamadıkları değişik ambalajlı yiyecekler, içeceklerle doludur. Soytarı bunların kendilerine ait olmadığı için yememeleri gerektiğini söyler ama Kral soytarıyı dinlemez tüm bunların yan ülkenin kralının armağanı olduğunu, kabul etmesi gerektiğini söyleyerek tüketmeye baslar.
“ ben kralım..ben zenginim..ülkenin sahibiyim ben..gördüğün ve görmediğin her şeyin..ben fakir değilim..ben böyle şeylere alışık değilim..olacak şey değil! Ülke bu kadar değişsin, dünya bu kadar değişsin ve biz farkına bile varmayalım. İyi de ne zaman oldu tüm bunlar? İnsanlar nerede? İnsansız bir Medeniyet mi kurdular? Mümkün mü Bu?”
Kral ve soytarı arasında geçen diyaloglar da bize antik yunan oyunlarını anımsatıyor ama tamda böyle düşünmeye başlamışken oyun ilerledikçe günümüze uyarlanmış eski bir oyun olabilir diye düşünmeye başlıyoruz. Oyun, her aşamasında bize yeni açılımlar sunuyor, olayı tarihin bir döneminden alıp başka bir dönemine taşıyor. Oyunun sonlarına doğru ise, günümüz oyunu tüm bunlar diyoruz çünkü sahnede meyve suyu, coca cola ve konserve kutuları, cips ve çikolata ambalajları görüyoruz.
Gün gelir demir kanatlı kuşlar havada uçmaz olur, armağanlar gelmez olur, yine açlık baş göstermeye başlar. O sırada sürpriz bir gelişme olur; demir kanatlı kuşların içerisinde ziyaretçiler gelir. Kral tamda onları sevinçle karşılamaya hazırlanırken demir kusun içinden önce elleri silahlı askerler iner, bizim kral “biz dostuz” diye bağırır ama ne çare… komsu ülkeden gelen ziyaretçiler bugüne kadar gönderdikleri hediyelerin bedellerini ödemelerini isterler.İşte tam bu noktada oyunda günümüze bir geçiş oluyor çünkü ilkel topluluğa modern bir ziyaret gerçekleşiyor, bu öyle bir geçiş ki gelen ziyaretçiler İngilizce konuşuyor, sanki ekranda CNN izliyoruz. İngilizce bilmeyen seyirciler artik oyundan tahmin etmişlerdir diyalogları. Komsu ülkenin ziyaretçileri Kralı ve halkını borçlarıyla baş başa bırakıp giderler. Kral ve halkı bunun adil olmadığını düşünürler, istemedikleri halde gönderilen şeylerin borç olamayacağını, buna hayır demenin gerektiğini, bu zorbalıkla savaşmak gerektiğini savunurlarken, o sırada yine demir kanatlı kuşun sesi duyulur ve bir armağan paketi daha atılır. Soytarı açmayalım diye bağırsa da Kral onu dinlemez, paketi açar bakar ki sevdiği geğirtici içeklerden de vardır pakette. Durun der: bizde bunlardan bazılarını kullanalım ve diğerlerini de yan ülkeye armağan olarak gönderelim sonra onlara gidip !Hesap Lütfen..! diyelim….Emperyalizm iste böyle bulaşıcı bir şey, oyunda o kadar iyi anlatılmış ki, izlerken bir an kendimizi evimizde televizyonumuzun başında haber ya da belgesel izliyormuş gibi hissediyoruz. Antik Yunan oyunu mu acaba diye izlemeye başladığınız oyun, Çağdaş Amerikan Entrikası olarak bitiyor. Gülelim mi ağlayalım mi karar veremediğimiz bir durum oluşuyor oyunun sonunda. Oyun insanlık tarihi boyunca, ilkelden moderne kadar emperyalizmin kılıktan kılığa girmiş hallerini dramatik bir biçimde ortaya koyuyor. Oyunda komedi içerisinde yer alan unsurlar var; soytarı ve güçsüz korkak bir kral… bu unsurları gördüğümüzde gülünecek şeyler de olacakmış gibi sanıyoruz ama oyun öyle kurgulanmış ki soytarı bizi hiç güldürmüyor, korkak ve güçsüz kral unsuru da bizi hiç güldürmüyor, çünkü sömürünün ve savaşın hiç komik yani yok ve komikler de kurban durumuna düştüklerinde kimseyi güldüremiyorlar çünkü savaşın sömürünün şakası yok, hangi çağda olursa olsun…
20 Haziran 2008 / GÖLGE interaktif TIYATRO DERGISI
ÇIKIŞYOKLAND CUMHURİYETİ
-düşündürürken üşüten, üşütürken düşündüren oyun-
Öteki Tiyatro; Murat Karahüseyinoğlu’nun büyük çabalarıyla ekonomik krizin kavurduğu günlerde, üstelik Ankara’da kuruldu. Büyük ve masraflı işler yapıyor. Ankara’da tiyatro, fuar, festival yapabilmek özel gayret ister. Çünkü Ankaralı, uzaktan kumandaya bile üç metre uzaktaysa o gün televizyon seyretmez! Buna bir de akşamın sekizini, eksi dokuz soğuğunu ve iki buçuk saatlik oyunu eklerseniz atmosferi biraz daha karartmış olursunuz; ama ben (bacakları protezli, yıllardır evden çıkamayan ve Ağustos’ta yorganla gezen adam) bile Metin Üstündağ’ın yıllar önce yazdığı Denemeyenler adlı kitabından bir oyun uyarlandığını duyunca “sanat sanat için değildir” diyerek gitmeyi görev bildim. Çünkü Üstündağ’ın Denemeyenler kitabının zamanında hakkı yenmiş bahtsız bir kitap olduğunu biliyordum.
Rahmetli Oğuz Atay yaşasaydı “Türkiye’nin Ruhu” adlı bir kitap yazmak istediğini duymuşsunuzdur. Bu işaret birçok sanatçının rüyasıydı. Bazıları denemekten utandı, deneyenlerin birçoğu da rezil rüsva oldu. Zira Oğuz Atay’ın arkasından gitmek için sokakları bilmek, insanlarımızı tanımak gerekir. Tabii kitch’e de bulaşmadan olmaz. Zaten öncü romanı “Tutunamayanlar” uzun süre anlaşılmamış, anlaşıldığında da çıtayı bir hayli yükselttiği için bazı yazarların moralini bozmuştu.
Hey gidi hey! Şartlar ağır, saha çamur, takım yenikken aniden yeşil sahaya gizli forvet edasıyla dalan Metin Üstündağ girip golünü atmıştı bile. Denemeyenler kitabını ilk gördüğümde bir romancı olarak çok heyecanlanmış ama bu kitabın ve yazarının da Oğuz Atay’la aynı kadere ortak olacağını tahmin etmiştim.
Benim gibi buruk ve erken heyecan duyan birkaç insandan biri de Murat Karahüseyinoğlu’ydu. Çıkan kısmın özeti: Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazıyor ve sonra ölüyor, met üst bayrağı teslim alarak Denemeyenler’i yazıyor. Murat, Ankara’da Öteki Tiyatro’yu kuruyor ve Denemeyenler kitabındaki yazı ve hikayelerden Çıkışyokland Cumhuriyeti ismiyle bir oyun sahneye koyuyor.
Eksi dokuz derece havada benim gibi adamı, üstelik dört duvar arasında mızmızlandırmadan, sigara içirmeden oturtabilmek zordur. Ben ki sinemada jenerik akarken bile uyur, tiyatroda ışıklar sönünce kaçarım. Peki neydi bir arada tutan hepimizi?
Metin Üstündağ’ı Gırgır dergisinden beri bilir ama en çok kitaplarıyla ilgilenirdim. Şimdi Türk dergiciliği ve mizahına getirdiklerinden bahsetmek istemiyorum. Üstündağ yirmi beş, otuz yıldır aforizmik duygulanım bozukluklarıyla toplumun nabzını tutuyor. Başbakana karşı Penguen avukatlığı yapıyor! Yazdıkları, çizdikleriyle ki bir karikatüristtir bilirsiniz, bu toprağın diliyle yine bu toprağın insanına sesleniyor. Onu yıllar önce bir dergide ziyaret ederek ilk kez karşısına çıktığımda, bir masanın üzerinde sadece bir kafa olarak olarak görmüştüm. Bir masa ve bir kafa. Masada neler yoktu k! Yetmiş milyon nüfuslu Türkiye’den yükselen büyük gürültünün, seçici, toplayıcı filtresi olan kafasına bakmaktan, oraya niye gittiğimi unutmuştum. Hayatımın birkaç idolü olmuştur. Her idolden bana güzel imgeler kalmıştır. Bu kadar şiiri, mizah kitabını, nesiri, projeyi biriktirdiği kafasını gördüğüm gün kendi kafamla hep başım belaya girdi!
Metin Üstündağ bu ülkenin her jenerasyonunu,her jargonunu,değerlerini,üretim ve tüketim biçimlerini,siyasi saçmalıklarını,kitch’ini,tiplerini ve sokağın dilini ömrünün karşılığında biriktirdi.En az üç kez,Türkiye mizahının kırılma noktası oldu.Her dönemde okyanusun en karanlık bölgelerinden ışık ve umutla çıkmasını becerdi.
Oyun, Fransız Konsolosluğu önünde Selim’in oturduğu bankta geçer. İki nöbetçi kulübesi ve büyük ferforje kapı oyunun dekorudur. Selim yalnız yaşayan biridir. Bunalımdadır. Acısını ironik bir şekilde dile getirirken, toplumsal eleştirinin yanı sıra kendisini ve çevresini de eleştirmeyi de iş edinir. Sürekli çalan telefonu açmamak için çatıya çıkan Selim, çatıdan düşer ve bir rüya görürüz. Oyun bu rüyayı anlatır. Bozmak, çıkmak, yıkmak, muhalefet etmek, hepsi bu oyunda. Türkçe, nadiren aynı anda bu kadar coşkulu, bu kadar öfkeli, bu kadar kederli ve bu kadar da neşeli olmuştur.
Modern zamanlardaki kentli yalnızlığını ara sıra çalan sapık telefonlarından anlıyoruz.Bir yazar olarak varlık ve uyum problemleri içinde sürmeneja ve hayatın rutininde tekrarın cinnetine düşer.Oysa hayat tüm sertliklerine rağmen küçük insanları içine alarak akıp gitmektedir.Dış dünyanın otuz yıllık klişeleri,medya ve sistem tahribatı onu ağır yaralayarak delirtir,yargılar ve boğar…
Baştan başa canlı fasıl müzik ile örülen oyunda kadınlar ve erkekler korosu bir konser izlenimi verirken,dekor değişmeden fır fır dönen sahneler sinema filmini andırıyor.Küçük ama çok sayıda aforizmik patlamalar oyunu stand up ‘a yaklaştırıyor.
Karahüseyinoğlu zamanında birkaç izlenme rekoru kırmış televizyon dizisinin yönetmeni ve yapımcısıydı. Televizyonun önemini bildiği kadar, tiyatroyu televizyona ezdirmemek için verdiği mücadeleyi de hayranlıkla karşıladım. Televizyonun evlere girmesiyle gözyaşı döken sinema sektörünün miskinliğinin aksine, ekranı yadsımadan perdeye aktarmanın gayretlerini sarf etti hep. Televizyondan kazandığını bir Don Kişot gibi tiyatroya harcadı, Oğuz Atay’ı yad etti ve nihayet çok sevdiği Metin Üstündağ ile ortak bir çalışmaya da imza attı.Tiyatronun televizyonla, metnin stand up ile bittiğini ilan edenlere en güzel cevabı verdi; Çıkışyokland Cumhuriyeti. Bütün oyuncuların hatasız ve hatta coşkuyla çok eğlenerek rollerini benimsemeleriyse zaten başka bir övgüyü hak ediyor. Ve oyun sonunda bu kederli ve çok neşeli oyun karşısında alabora olan seyirci, şükranını dakikalarca ayakta alkışlayarak belli ediyor..
Her cumartesi saat 20.00’de Ankara Öteki Tiyatro’da sergilenen Çıkışyokland Cumhuriyeti, 27 Mayıs Cuma 20.30 ve 28 Mayıs Cumartesi 20.30’da Oyun Atölyesi’nde İstanbullu tiyatro severlerle buluşacak.
BÜLENT AKYÜREK-HAYVAN DERGİSİ-mayıs-2005
ÇIKIŞYOKLAND CUMHURİYETİ’NDE
1970’li yıllarda tiyatro salonuyken daha sonra depo ve ‘pavyon’ olarak kullanılan Maltepe’deki bir eski uzamı yeniden tiyatro salonuna dönüştürmekte direnen Murat Karahüseyinoğlu’nun ne zorlu bir yapı/onarım işine girdiğini, sonunda eski kimliğine kavuşan uzamam Öteki Tiyatro adı verildiğini ve bir yıl boyunca çocuk tiyatrosu’nu da içeren çeşitli kültür sanat etkinliklerine ve konuk topluluklara ev sahipliği ettiğini daha önca uzun uzadıya anlatmıştık.
Gelgelelim, Ankara Maltepe semtindeki, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı No.114/C adresli, Ankaray Maltepe durağı’nın yanı başındaki bu –Ankara’nın 3.Özel tiyatrosu olma niteliği taşıyan- ve kentin merkezinde bulunan uzama başkentlilerin ayağı bir türlü alışamadı.Buna da kimse şaşırmadı.Çünkü başkent tiyatro seyircisinin, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun oyunları arasında “dişe uygun” olanlar dışında bir “tiyatro arayışı” içinde olmadığı, İstanbul’dan gelen topluluklara da eskisi denli ilgi göstermeyişinden belliydi. Herkes durmadan bir yerlere koşuşturmakla yiyip bitiriyordu yaşamını.Nereye, ne için koşuşturduğunu, alacağı sonucun bunca koşuşturmaya değip değmeyeceğini düşünmeye zaman bulamadan…
İşte tam da bu sıralarda Öteki Tiyatro, ilk yapımı “Çıkışyokland Cumhuriyeti” ile geldi gündeme (“Gündeme geldi” sözü “laf gelişi” oldu biraz, çünkü böyle bir oyunun sahnelendiğinden çoğunluğun haberi olmadığı gibi, duyanlar da, özellikle basın mensupları-olayla ilgilenmedi) Öteki Tiyatro, oyununu Devlet Tiyatroları biletleriyle “aynı” olan bir ücret karşılığında sunuyordu.
Denemeyenler’den Sahneye
Oyun, Taksim’de Fransız Konsolosluğu önünde, bir bankta oturarak ve gelen geçene bakarak kendisi hiçbir şey yapmadan, 35 yıllık yaşamı –ülkesinde yaşananlarla eşgüdümlü olarak-“bir film şeridinden akarcasına” gözlerinin önünden geçen Selim’in duyarlığının derinliklerinde yapılan bir gezintiyi canlandırıyor. Hepimiz adına yapılmış bir gezinti bu. Murat Karahüseyinoğlu, karikatür çizeri –yazar Metin Üstündağ’ın “Denemeyenler” başlıklı kitabından yola çıkarak yaptığı uyarlamayı, tiyatro okumuş, tiyatro yapmayı –para kazandırmasa da- hedef bellemiş onlarca yetenekli/özverili sanatçının katılımıyla sahnelemiş. Canlı müzik ve koro şarkıları eşliğinde sunulan bu kalabalık kadrolu oyun tiyatro dönemi içinde her cumartesi gecesi sergilendi. Seyircisi az da olsa sunumlar sürdüve”Çıkışyokland Cumhuriyeti” ilk turnesini geçen hafta İstanbul’da Oyun Atölyesi’nin sahnesinde yaptı.
Karikatür çizerlerinin sahne sanatlarımıza katkıları yeni değil. Cem Yılmaz’ın “stand-up” düzleminde endüstrileştirdiği gösterilerinin “popülist” yanı “kahvehane gırgırı”na yaslanmaksa, “erdem”, “bildik”/”tanıdık”olana “karikatürcü” zekasının sağladığı “uzak bakış açısı”yla bakılabilmiş olmasındadır. Öte yandan Behiç Ak, yazdığı tiyatro oyunlarında oluşturduğu “kara gülmece” dokusuyla hem karikatürlerinden fırlamış duygusunu veren sahne karakterlerini kendilerine özgü devinimleri içinde oyunculuk boyutuna da taşıyarak, sanatçılara “rol”e yeni bir gözle bakma olanağı tanımıştır.
Üstündağ’ın söylemindeyse bir yanıyla “kara gülmece”ye dayanıyorsa bir yanıyla da Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında, Vüs’at O.Bener’in öykü ve romanlarıyla “İpin Ucu” oyununda, Memet Baydur’un kimi sahne yapıtlarında görülen Türk aydın duyarlılığının ürünü, çok özel “palyaço” konumunun yansıttığı “yabancılaşmışlık”olgusundan besleniyor.Metin Üstündağ bir dil ustası.”Aforizma” niteliğindeki deyişlerinin zenginliği şaşırtıcı…
Yapımın başarısı ve sorunları
Gelelim yapımcı-yönetmen-uyarlamacı Karahüseyinoğlu’nun kotardığı oyuna. Öncelikle başarılı sahne,giysi,ışık,müzik (Ali Seçkiner Alıcı) tasarımı ve oyuncu kadrosu (Fatih Al, Özcan Yağcı, Onur Orkut, Burak Tamdoğan, Pınar Çakıcı, Şafak Ermiş, Pınar Ünsal, Pınar Güntürk, Fatih Pestil, Ufukcan Günaydın, Levent Yücel,Mustafa Kılıç, Nursel Yardibi, Seda Didem Erken, Aytekin Tezcan, Özgür Madeni) yoluyla tiyatroda yıllanmış sanatçıların ürünlerini aratmayacak düzeyde bir sahne olayı kotarmış.
Ancak, dekor hiç değişmediği için, yönetmen Karahüseyinoğlu değişen sahnelerin görselleştirilmesinde zorlanmış. Bu nedenle çoğunlukla pek de başarılı çözümler bulunamamış.
Temel sorunsa oyunun uyarlamasında. Karahüseyinoğlu, Metin Üstündağ’ın metnini değerlendirirken içerik zenginliğine biçim zenginliğinden daha çok ağırlık tanımış. Sanki yazara olan saygısı ve sevgisi, kendi tiyatroculuk birikimine baskın çıkmış. Sonuç olarak da, bir tiyatro olayının taşıyamayacağı kadar çok ‘söz’ malzemesi yüklenmiş oyuna. Ama ‘söz’yeterince dramatize edilememiş. Tam tersine, ‘söz’ e reji yapmak gibi bir yol seçilmiş.(Oysa, seyirci sahnedeki görsel-işitsel öğeler bireşiminden alır tiyatro keyfini) Görsel anlatımın ikincil düzeye aktarılmasıyla da bütün yük oyunculara yüklenmiş. Dahası, duyarlılığın dışa yansımasını anlatan bu tür bir oyun metninin-seyircinin algılama mekanizmalarını zorlamamak için-en çok bir buçuk saat uzunluğunda tutulması gerekirken, oyuna iki buçuk saatlik malzeme yüklenmesi, sahnedeki akışın hantallaşmasına neden olduğu gibi ‘söz’ün içerdiği değeri de azaltmış.
Yine de farklı, duyarlı, çok emek verilmiş, saygıyla karşılanması gereken bir ürüne tanık olduğum için mutluyum. Karahüseyinoğlu, gelecek dönemde de süreceğini sandığım oyunun metnini-kısaltma amacıyla- yeniden gözden geçirip sahne geçişlerine ustaca kotarılmış bir görsellik katabilirse oyunun akışına, yinelemeye yaslanmayan, daha dinamik bir tartım kazandırırsa, Üstündağ’ın yapıtı sahnede tam verimle değerlendirilmiş ve Öteki Tiyatro’ya önemli bir ayrıcalık kazandırılmış olacak.
Ayşegül Yüksel (Cumhuriyet Gazetesi)
ÖTEKİ TİYATRO
Gogol, “Tiyatrodan Çıkış” adlı oyununda “Komedyanın Yazarı”nı şöyle konuşturur: “Sahnede canlandırılan bir düzenbaza en önce bir düzenbazın güleceğini söyleyenler haksızdır. Belki çocukları onlara güleceklerdir. Ama aynı devrin düzenbazı bu gülmeye katışamaz. Çünkü, herkesin kafasında artık bir düzenbaz örneği belirdiği için yapacağı en ufak bir ahlaksızlıktan dolayı bu örneğin ona ölmez bir ad gibi yapıştırılacağını bilir. Dünyada hiçbir şeyden korkmayan bir adam alaydan korkar. Hayır hayır, ancak iyi insanlar, cevherleri temiz insanlar böyle aydın, böyle yürekten gelen bir gülme ile gülebilirler.Ama gülmenin müthiş kudreti iyice bilinmiyor. Gülünecek şey aşağılık bir şeydir diyorlar, o kadar. Ancak ciddi, heybetli bir sesle söylenen şeyleri yüksek buluyorlar. Ah Tanrım, bu dünyada yüksekliğine inandığı hiçbir şeyi olmayan ne çok adam vardır. İlhamla yaratılan her şey onlar lçln boş laflardır, saçma şeylerdir. Şekspir’in eserleri onlara göre saçmadır, ruhun kutsal duyguları saçmadır.” Ekin ayında perdelerini açmaya odaklanmış “Öteki Tiyatro”da, düzenbazların saçma gördükleri bir güzel işi başarmak üzere.1966’da tiyatro olarak tasarlanmış, ancak daha sonra pavyona düşmüş bir mekan, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 114/C numaradaki bodrum, az kaldı, tiyatroya dönüşecek.Öteki Tiyatro’yu yaşama geçirme uğruna canlarını dişlerine takmış olan MuratKarahüseyinoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan ile Yalçın Günaydın, düş gücünü yaşamın kendisi yapmakta kararlılar: Genco Erkal’dan Ferhan Şensoy’a, Haluk Yüce’den Ufuk Karakoç’a, Haluk Bilginer’den Tuna Ötenel’e, Uğur Yücel’den Üç Anadolu topluluğuna değin bir çok sanatçının katılacağı 40 Gün 40 Gece sürecek şenlikler… Seyirlik oyunlardan Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken”ine uzanan oyunlar.Ve elbette Şekspir… Hamlet’in, Macbeth’in, Romeo ve Juliet’in kısaltılmış uyarlamalarını sahneye taşıyacak sanatçı, akademisyen ve öğrencilerden oluşan bir Şekspir Topluluğu… 300 kişilik Öteki Tiyatro’nun inşaatı sürüyor. Haziranda bitecek. Eli kulağındadır; Ankara yeni, içten, sanata çeşni katan, on parmağında on marifet bir tiyatroya kavuşacak…
Işık Kansu- (Cumhuriyet -2003)
ANKARA’DA “ÖTEKİ TİYATRO” AÇILDI -
Henüz Ankaralı olmadığım yıllardan anımsıyorum. Maltepe’de ilk kez gittiğim bir tiyatroda bir oyun izlemiştim. Oyun neydi, kim oynuyordu? Yalnızca tiyatro uzamı kalmış aklımda. O tiyatroya bir daha gitme şansım olmadı. Herhalde, 1970’li yıllarda Ankara’nın çeşitli yerlerinde etkin olan bir dolu özel tiyatronun oyun sahnelediği uzamlar gibi, bu salon da yok olup gitmişti. Ankara seyircisi –bildim bileli- yeri yurdu belli, tam kurumlaşmış tiyatroları sever.Ayaklarının tiyatroya – bir zamanlar- ‘’devlet’’ desteğiyle ‘’sanatsal tutuculuk ‘’ deyip geçelim…Yıllar sonra A.Ü.DTCF tiyatro bölümünde, Murat Karahüseyinoğlu adlı bir öğrencim oldu.Bu gencin Goethe’nin – inanılmaz uzunluktaki- “Faust” oyunu üstüne bir inceleme ödevi yapmayı göze aldığını hatırlıyorum. Bu ödev, aynı çabaya girecek kadar sabırlı ve dirençli olmayan tiyatro meraklısı gençlerin elinde yıllarca dolaştı.Karahüseyinoğlu okulu bitirdikten sonra tiyatro araştırmacılığına vurdu kendini, daha çok da seyirlik geleneğimizin ürünlerini değerlendirmekte emek verdi.“Pavyondan” tiyatro salonuna Karahüseyinoğlu’nun kurulmasına birinci elden katkıda bulunduğu öteki tiyatro, 2001 de devlet tiyatrolarından ayrılan sanataçıların da katılımıyla yücel erten’in sahnelediği azizname oyununu, 2002′de de Danimarka ve Türkiye ASSİTEJ (uluslarası çocuk ve gençlik tiyatroları birliği) merkezlerinin ortak çalışması olan “Akıllı…Daha Akıllı…Daha Daha Akıllı…”başlıklı çocuk oyununu yaşama geçirdi.Ancak,”Öteki Tiyatro”nun dışında yerleşik bir uzamı yoktu. Beş yıldır onarılmasına çalışılan Maltepe’deki salonun hazırlanması – ekonomik kriz nedeniyle- geciktikçe gecikti. Ben umudumu kesmiştim.Murat Karahüseyinoğlu ‘nun -kendisinden başka kimsenin göze alamadığı – “Faust” u inceleme yönünde gösterdiği direnci unutmuş olmalıyım.“Öteki Tiyatro” Gazi Mustafa Kemal Bulvarı ( Kızılay’ı Tandoğan ve Beşevler’e bağlayan ana cadde) 114/C no lu binada (Ankaray Maltepe durağının çok yakınında), geçtiğimiz 29 ekim’de 40 gün 40 gecelik bir izlence düzeniyle açılıverdi.Cumhuriyet gazetesi’nin katkılarıyla gerçekleşen “ 80.Yıl Fotoğraf Sergisi” ni Atatürk filmleri, dinletiler,çocuk oyunları, AST’ın, Dostlar Tiyatrosu’nun,Açık Tiyatro’nun, Ankara Deneme Sahnesi’nin, Krek’in, Tiyatro TEM’in sahnelediği oyunlar, Kukla- Karagöz gösterileri, Rüştü Asyalı, Rıza Karaağaçlı ve Kubilay Tunçer’in sunumları izledi. Deneysel çalışmalar için gösteri alanı “Öteki Tiyatro”nun yeni uzamını tiyatro TEM’ in sunduğu “ Lahana Sarma” ya gittiğimde gördüm. Yıllar önce yalnızca bir oyun izlemiş olduğum salondu bu.Basın bildirisinde, Levent Kırca’nın ilk kez sahneye çıktığı, Cüneyt Gökçer’ in de reji yapmış olduğu bir tiyatro uzamı olduğu bildiriliyordu; 1966 yılında tiyatro binası olarak açılıp bir süre kullanıldıktan sonra varlığını sürdüremeyerek kebapçı, depo ve son olarak da “pavyon” olarak işletilmişti. Şimdi ise 310 seyir koltuğu kapasiteli, gerektiğinde 3, gerektiğinde 4 taraftan seyir olanağı sunan deneysel/yenilikçi çalışmalar için biçilmiş kaftan bir gösteri alanına dönüştürülmüş. Düzenli ve temiz soyunma odaları, genel tuvaleti, kahve-çay içme bölümleriyle, “şık” bir görüntü sergilemekten çok, işlevsel olmayı amaçlayan, gösteri sanatları bağlamında “üretkenliği” kamçılayan bir tasarım ürünü. Dilerim, tiyatromuzun geleneksel ve yenilikçi tüm boyutlarını kucaklayan, çocuk seyirciye tiyatronun iyisini öğretmede önemli bir görev yüklenen bir sanat evi olarak gelişsin(…)“Öteki Tiyatro” da iyi şeyler olacak.Yakın ve uzun döneme ilişkin tasarılar bunu muştuluyor.”Öteki Tiyatro” ile ilişki kurun.Hem sanat üreticisi, hem seyirci olarak…
Ayşegül Yüksel – Cumhuriyet
GÖLGE TİYATROSUNUN UNUTULMAZ USTASI ÇELEBİ’Yİ ÖĞRENCİLERİ UNUTMADI
Karagöz ustası Hayali Torun Çelebi, Öteki Tiyatro’da öğrencileri tarafından geçekleştirilen etkinliklerde Başkentli seyircilerle buluştu. Gölge Tiyatrosu ustası Hayali Torun Çelebi 8’inci ölüm yıldönümünde sevenleri tarafından anıldı. Öteki Tiyatro kurucuları ve ustanın öğrencilerinin düzenlediği gecede belgesel gösterimi, dinleti, gölge performansı gibi pek çok etkinlik düzenlendi. Gecede, Ankaralılar, bir yandan duygusal anlar yaşarken bir yandan da çocukluklarına yolculuk yaptılar. Anma töreninde, Çelebi’nin öğrencisi Haluk Yüce 1982’den ölümüne kadar kendisinden ders aldığını belirterek, ‘Ustam vefat edinceye kadar beraberdik, 6 Ocak 1997’deki ölümünden beri onu her sene anıyoruz ve sanatını sürdürüyoruz’ dedi. Yüce, Hayali Torun Çelebi’nin festivallerde ve şenliklerde çok sayıda ödül aldığını dile getirerek, şunları söyledi:‘Hocam, asıl adıyla Tuncay Tanboğa, efsanevi ustalardan Hayali Küçük Ali’nin 12 torunundan biri. Bir yaşından itibaren dedesi tarafından yetiştirildi. Karagöz Müzikleri Öteki Tiyatro oyuncularının oluşturduğu müzik grubu ‘Öteki Sazendeleri’ Karagöz Müziklerini sanatseverlerle buluşturdu. Ali Seçkiner Alıcı yönetimindeki ‘acemi’ müzik grubu dinleyicilere eğlence dolu dakikalar yaşattı. Müzik ziyafeti sırasında Türk Sanat Müziğinden, Türküden ve Karagöz Oyunu karakterlerine özel yazılmış parçalardan örnekler sunuldu. Gece sonunda Karahüseyinoğlu’nun yönettiği ‘Çeşme’ oyunu video gösterisi sunuldu. Konuklar çıkışta Karagöz Figürleri sergisini gezdi. ‘Cazular’ sahnelendi Anma etkinlikleri çerçevesinde Murat Karahüseyinoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği belgesel gösteriminin ardından Haluk Yüce, çocuklar için kısalttığı Karagöz ve Hacivat’ın oyunlarından ‘Cazular’ı sahneledi. Gölge gösterisinde bir ilke de imza atılan gecede, Yüce, perde arkasında karakterleri oynatırken kamera yardımı ile perde arkası canlı olarak seyircilerle buluştu. Oyun izlenirken aynı zamanda arkada olanlar da görüldü. Gösteride, uzun süreden beri gerçekleştirilmeyen canlı müzik sürprizi de vardı.
İrem Aygün (Sabah -9 ocak 2004)
ÖTEKİ TİYATRO
1998 yılında kurulan Öteki Tiyatro, aynı yıl 40 değerli sanatçıgrubun katılacağı ve tüm gelirin tiyatroya bırakılacağı bir şenlik planlanmış iken, bu, yaşanan krizler sebebiyle hayata geçirilememiş ve Öteki Tiyatro kendi olanaklarıyla beş yıldır sürdürdüğü salon inşaatını ancak tamamlayabilmiştir. Bu bina 1965’te eski ‘Maltepe Komedi Tiyatrosu’ olarak 70’li yıllara kadar da hizmet vermiş. Ancak daha sonra bar, pavyon, gazino, depo olarak kullanılmış.yaklaşık 15-20 yıl kadar da kapalı kalmış. 2000 yılında Murat Karahüseyinoğlu ve Ahmet Mümtaz Taylan burayı bulup tadilatına başlamışlar. 7-8 ay önce bu kurucu ekibe Yalçın Günaydın katılmış. Ekonomik kriz ve maddi imkansızlıklardan yavaş ilerleyen inşaat 2003’te tamamen bitmiş. Öteki Tiyatro’nun kadrolu sanatçıları ile ilk yaptığı prodüksiyon 2001 sezonunda Yücel Erten‘in sahneye koyduğu ‘Azizname’dir. İki yıl kadar hiçbir prodüksiyon yapamayan Tiyatro, 2003’ün 29 Ekim’inde yeni bir tiyatro salonu ve ’40 gün 40 gece’ açılış festivaliyle tekrar Ankaralı tiyatro severlere Merhaba dedi. Festival’de ‘Atatürk ve Milli Mücadele’ isimli belgesel film ile açılış yapıldı. Festival’in etkinliklerinden bazıları: Tiyatro Tempo Karagöz Figürleri Sergisi, ‘Karagöz ve Cadılar’, ‘Hint Fakiri’, Krek Tiyatro Topluluğu ‘Adamlar’, tiyatrotem ‘Lahana Sarma’, ‘Böyle Devam Edemeyiz’, Arkadaş Tiyatro ‘Taziye’, Üç Anadolu ‘Öteki Türküler’, Dostlar Tiyatrosu ‘İnsanlarım’, ‘Zorlu Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu ‘Müziğin Kalbi’, Ankara Deneme Sahnesi ‘Samah Kardeşlik Töreni’, Açık Tiyatro ‘Katil Uşak’, Ankara Sanat Tiyatrosu ‘Godoyu Beklerken’, A.Ü. konservatuarı Modern Dans Topluluğu ’23 Sentlik Askere Dair’di (…) Ben de Ankara’ya yeni tiyatro salonu kazandırdıkları için – Ankara’da tiyatro açmak pek İstanbul’da tiyatro açmaya benzemez- tüm tiyatro izleyicileri adına teşekkür ediyor ve yollarının açık olmasını diliyorum.
Figen Adıgüzel (tiyatro..tiyatro dergisi- aralık 2003)
AZİZNAME
Gülmece denince akla gelen ilk isim Aziz Nesin’dir.Karşılaştığımız her çapraşık ve komik durumu, her bozukluğu anlatmak için “tam Aziz Nesinlik iş”deyimi dilimize yerleşti neredeyse. Devlet Tiyatrosundaki yönetim karmaşası”Aziz Nesinlik bir iş”e dönüşünce eski genel müdürlerden Yücel Erten emekliliğini istedi. Şimdi özel bir tiyatro girişimine yön veriyor. Topluluğun adı “Öteki Tiyatro”. Seçilen oyun da Devlet Tiyatrosu’nda oynanmış ve çok ilgi görmüş olan bir Yücel Erten Yapımı Azizname. Yücel Erten, usta bir tiyatro adamı, yönetmen. Elindeki malzemeyi oyuna dönüştürürken neyi amaçladığını iyi biliyor. Seçtiği konuyu ve türü iyi değerlendiriyor. Elindeki sanatçı kadrosunu da en iyi biçimde oyunla buluşturuyor. Kadroda Devlet Tiyatrosu’ndaki ortam nedeniyle işten uzaklaştırılan Serhat Nalbantoğlu gibi bir deneyimli oyuncu olmak üzere Hüseyin Avni Danyal,Ünsal Coşar gibi Devlet Tiyatrosu kadrosunda çalışan yetenekli genç sanatçılar ile Ercan Demirel, Serhat Mustafa Kılıç, Emre Karayel, Özlem Başkaya ve Gizem Erdem gibi değişik kurumlarda tiyatro eğitimi yapmış gençler, farklı kaynaklardan gelmelerine karşın tam bir takım uyuşumu sağlıyorlar. Oyunun türüne uygun bir sahne düzeni ve disiplini içinde yeteneklerini sergiliyerek, gülmecenin olası tuzaklarına da düşmeden oynuyorlar.Turgay Erdener’in müziği, Salima Sökmen’in dansları ile tamamlanıyor gösteri. Yüzüncü Yıl Sahnesi ve Salonu oyuna elverişli ortamı sağlıyor.Öteki Tiyatro, sanat yolculuğuna başlarken denenmiş bir başarıdan yola çıkıyor. Nüfusu hızla artarken, izleyici sayısı aynı oranda artmayan başkente yeni bir sanat soluğu getirmesini dilediğimiz topluluğa başarı dileriz.
Atila SAV (Hürriyet 20/şubat/2001)
KIŞ ORTASINDA TİYATRO BAHARI-
(…)Ve Öteki Tiyatro…Ankara’nın bu çok yeni özel tiyatrosunun yapımcısı, okullu tiyatrocu Murat Karahüseyinoğlu. Yıllardır bir salon sahibi olma çabası içindeki sanatçının ilk yapımı, Devlet Tiyatroları’nda beş yıl kapalı gişe oynamışken geçen yıl kaldırılan ünlü “Azizname” (…) Oyun, Geçen Cumartesi yapılan basın gecesinde yaşanan coşku, İstanbullu özel tiyatrocuları kıskandıracak düzeydeydi. İyi işler karşılığını buluyor.(…)
Prof.Dr.Ayşegül YÜKSEL (Cumhuriyet Gazetesi- ../../2001)
ÖTEKİ TİYATRO VE “AZİZNAME”
Ankara için yeni bir oluşum gerçekleşiyor. Öteki Tiyatro’nun Türk Tiyatrosu için üstlenmek istediği misyon nedir? Murat Karahüseyinoğlu: Büyük laflar edecek değilim ‘aynası iştir kişinin’ ; bekleyip göreceğiz. Ama derseniz ki “sizin üstünüze kalan misyon nedir?” pekala şunlar söylenebilir… Öncelikle ticari olarak ayakta kalabilen bir işletme oluşturmak; çalışanlarının maddi gereksinimlerini ‘insana ve sanatçıya yakışır’ standartlarda tutmak; bahanelere dayalı oyunlar koymamak; ‘yokluk edebiyatı’ yapmamak; siyasi olarak durduğu yer olan ‘halkın yanında ve yararına’ olmak ve bunu ‘iyi oyun’ ‘iyi yönetmen’ ‘iyi oyuncu’ ile bize yakışır şekilde yapmak; kazandığı ile sektöre yatırım yapmak diye özetleyebilirim. Öteki Tiyatro’nun ilk projesi kendi sahnesi dışında oynanıyor. Özel tiyatroların karşılaştığı önemli sorunlardan biri de sahnesizlik. Siz kurulma aşamasında olan sahnenizi ne zaman hizmete açmayı düşünüyorsunuz? Kendi adıma on küsür yıldır düşünüyorum, Yücel Hocam on yıllardır düşünüyordur.. ama sadece düşünmekle olmuyor ki..Yıllarca arayıp, nihayet 1998 yılında, hem de ‘ruhsatı tiyatro’ olan bir salon bulundu ve 2006 yılına kadar da kiracısıyız. (ENDİ’nin sponsorluğunda) Ama salon kullanılacak halde değil. 1999 yılında Ahmat Mümtaz TAYLAN ile birlikte bir ’sanatçı dayanışması’ örneği olacak şekilde 40 Gün 40 Gece adıyla, katılacak 40 grup-sanatçının ücretsiz gösterileriyle binamızı tamamlamayı düşünmüşsek de ülkenin ve tabii ki bizim içine düştüğümüz ekonomik kriz sebebine ‘yarım kaldı’. Salon olmadan bir daha tiyatro yapmaya soyunmama kararımız olmasına rağmen; Yücel Erten Hocamızın DT ile yaşadığı sorunlar ve emekli olması ile birlikte ‘Azizname’ projesi ile birlikte”önce oyun koyalım sonra da salonumuzu yaparız” diyerek tekrar yola çıktık.. Yani salonumuzu kazandıklarımızla yapmayı planlıyoruz. İlk çalışmanızı Türk Tiyatrosu için önemli bir yönetmen ile gerçekleştirdiniz. Bu sezon içinde Azizname’den sonra çalışmak istediğiniz yeni bir oyun var mı? “Azizname ” benim ‘kaldırılmasından’ üzüntü duyduğumuz bir prodüksiyondu, Yücel Hocamın hemen tüm oyunları gibi; ama aynı zamanda DT’de de oynamasını saçma bulduğum, söyledikleri ile ‘özele’ daha yakışır bir oyundu. Bizim ilk projemiz olmasının ana sebebi budur.. ayrıca ’seyircisiyle buluşmuş’ olması, Ankara tamam ama İstanbul’un ve diğer illerimizin hemen hiç görmemiş olması ve ‘özel tiyatro’ olma düşümüzün Azizname oyuncularıyla paylaşılıyor olması da diğer etkenlerdir. Ankara’da gördüğü ilgiyi diğer illerimizde gördüğü taktirde Aziz Nesin Hocamızın da gerçekleşmesinden mutlu olacağından emin olduğumuz bir düşü gerçekleştirmiş olacağız diye düşünüyorum.Yeni oyunlara gelince, tiyatromuzun Sanat Yönetmeni Yücel Erten Hocamızın tercihleri bu anlamda daha önemli.. Onun önerisi Oldrich Danek-”Savaş İkinci Perdede Çıkacak” ve Aristophanes’in “Ekklesiazusen” adlı oyunundan esinlenerek yazdığı “Kadınlar Devleti”. Benim olmasından mutluluk duyacağım ve de bize yakışacağını düşündüğüm ek-proje ise, Oğuz Atay’dan oyunlaştırdığım “Korkuyu Beklerken” . Beğendiğini bir ara bununla da ilgileceğimizi düşünüyorum… Ama benim şu an asil görevim, çalışacak-oyunlarımızı sahneleyebilecek özelliklere sahip mekanı ve ilişkileri yaratmak-çarkı ayakta tutmak olacaktır.
Filiz ELMAS (Tiyatro..Tiyatro Dergisi -Mart-Nisan 2001)
AZİZ NESİN HİKAYELERİ GİBİ
“Azizname” Anadolu’yu Dolaşacak
(…) Memeleket biraz “Zübük” biraz da “Eşek Cenneti” kıvamında yaşayıp giderken , Rumelihisarı gösterileri haftasında sahne alan Öteki Tiyatro, bir kez daha Aziz Nesin’i anımsamamıza sebep oldu. Bu kez sahnede gördüklerimiz, yaşadığımız, şahit olduğumuz gerçekleri, karamizah tarzında anlatıyordu. Yücel Erten’in Nesin hikayelerinden uyarlayıp, yönetmenliğini üstlendiği komedi oyunu “Azizname” İstanbul turnesindeydi. (…)Azizname, 5 yıl önce Devlet Tiyatrosunda sahnelenmişti. Kulislerde sık sık entrikalar nedeniyle gösterimden kaldırılacağı konuşulurdu. Muhafazakar kesimin, Aziz Nasin adına duyduğu hoşnutsuzluk, DT koridorlarında da kendini göstermeye başlamıştı. Sezon başında, “Azizname” tahmin edebileceğimiz gerçeklerle oyuncu kadrosunun bir kısmını değiştirerek, Öteki Tiyatro bünyesinde, sahnelenmeye başladı. Çünkü “Azizname” Zübükvari yönetim anlayışı ile bağdaşmıyordu; ki sonuçlarını ana haber bültenlerinde hep birlikte izliyoruz. (…)Ankara’dan bir grup, bu güzel komediyle Türkiye’yi dolaşıyor. Her gittikleri kentte neredeyse kapalı gişe oynuyorlar. İsteyince özel tiyatro da yapılabiliyormuş. Bağımsız kalarak, kara parasız bir sanat!…(…)Öteki Tiyatro Ankara’da bir salon açmaya çalışıyor. Yıllardır televizyon dizisi yönetmeni olarak tanıdığımız Murat Karahüseyinoğlu, bir “delilik” yapıp, tüm maddi birikimini salona ve “Azizname”ye aktardı.
EYÜPHAN ERKUL (Milliyet Sanat-1 Temmuz 2001
AZİZ NESİN BİZE BİZİ İZLETİYOR -
Ankara’da yıllardır tiyatro adına doğru işler yapmak için emek veren bir genç adam, Murat Karahüseyinoğlu işte bu süreç içinde Öteki Tiyatro adını verdiği özel tiyatrosunu yaşama geçirdi. Seyirciyle yeniden buluşturmak için uzun süredir çırpındığı eski bir tiyatro salonunun onarımını tamamlayamadan… Tiyatrosunun ilk oyunu da yeni bir “Azizname” yapımı oldu(…) Şu anda tiyatro salonu olmasa da başkent yeni bir tiyatro kazandı. Öteki Tiyatro ve Azizname şimdilerde İstanbul ve Ankara ağırlıklı bir gösteri düzeni izliyor.(…) Öteki Tiyatroyu tam kriz aşamasında kamuoyuna sunan Murat Karahüseyinoğlu’na şans dilemekten başka ne gelir elden…
AYŞEGÜL YÜKSEL – Cumhuriyet
BİR KOMEDYA KLASİĞİ
(…)Ara sıra soruluyor, yerli oyunlarımızdan hangileri bizim klasiklerimiz sayılabilir, diye. (…) Yerli oyunları değerlendirirken bu oyunların hangilerinin hala ilgimizi çekmeyi başardığına, bizim beğenimize uygunluğunu sürdürdüğüne bakarız. Yalnız yazılı metin olarak değil, sahnelenmiş oyun olarak, klasik nitelemesini hak etmiş oyunlarımız vardır. Örneğin, Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı hem yazılı metin olarak, hem Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosunun yapımı olarak bir Türk klasiğidir. Ergin Orbey’in AST kadrosuyla sahnelediği Turgut Özakman’ın Sarıpınar 1914′ü de öyle. Klasiklerimiz arasında sayabileceğimiz pekçok oyun yazıldı, sahnelendi ülkemizde. Önce Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, şimdi de aynı düzenlemeyle “Öteki Tiyatroda” sahnelenen “Azizname”‘yi tiyatromuzun klasikleri arasında sayabileceğimize inanıyorum.(…)
SEVDA ŞENER (8 Nisan 2001-Radikal)
AKIL VE SEVGİ DENGESİ
Türkiye’de ancak ilgili çevrelerce tanınıp bilinen, ASSITEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği), dünyanın 70 ülkesinin üye olduğu bir kuruluş. ASSITEJ Türkiye Merkezi 1990′dan bu yana Ankara’da çalışmalarını sürdürüyor. (…)”Akıllı, Daha Akıllı, Daha Daha Akıllı” Türkiye ve Danimarka ASSITEJ’lerinin ortak projesi. Seyirci kitlesi başlangıçtaDanimarka’da yaşayan Türk çocukları olarak belirlenmiş. Ama oyun, “Küçüklere ve Büyüklere Masallar” sloganı ile sunulabilecek kadar, her yaştan seyirciyi ortak bir seyir keyfinde buluşturuyor. Jacques Matthiesen, Sven Grundvig’in “Akıllı Kraliçe” masalını oyunlaştırmakla başlamış işe. Yaşlı kral, yakışıklılığına, aklına sonsuz güvenen kibirli prens oğul ve sonradan kraliçe olarak genç kralı aklıyla alteden güzel, yoksul genç kız arketipsel üçgeninde kurmuş oyunu. Oldukça yalın, sevimli, hızlı geçişli bir öyküleme gerçekleştirmiş. Bu öyküleme içinde yaşamdaki mutluluğun gizinin, ancak akıl ve sevgi dengesinin kuruluşunda saklı olduğunu vurgulamış. Üstelik kadından yana, feminen bir yaklaşım ortaya koyarak.Matthiesen sahnelemede, gölge oyunu tekniğinden yararlanarak, evleneceği kızı aramaya çıkan prense ve seyirciye, serüvenlerle dolu masalsı bir yolculuk evreni yaratmış. Ney, saz, gitar, bendir, tef, darbuka ile yapılan canlı müzik, Doğu-Batı buluşmasının güzel bir örneğini oluşturmuş. Oyundaki bütün rolleri, Türkiye’deki tiyatro okullarından henüz mezun olmuş dört genç Türk oyuncu başarıyla yorumluyor. Orkestranın usta çalgıcıları da onlar. İlk gösterimi Kasım ayında Kopenhag’da olan oyun, 11 Ocak’ta Ankara’da Türkiye prömiyerini yaptı. Okullarla bağlantılı olarak sahnelenmeye devam edecek…
TÜREL EZİCİ (Milliyet-31 0cak 2002)
AZİZNAME YA DA ZAMAN YEME MAKİNASI
Geçtiğimiz Cumartesi gecesi, Yücel Erten’in DT’deki engelleme karşısında sivilleşip, çareyi Öteki Tiyatro çatısı altında halkın talebini karşılamaya yöneldiği Aziz Nesin’in Azizname’sinin galasındaydık. Bakın Öteki Tiyatronun eşgüdümcüsü ve Azizname’nin yapımcısı Murat Karahüseyinoğlu ne güzel tanımlıyor kendilerini: “Bu tiyatronun bir adı “Öteki”… DT-DTCF-Bilkent kökenli ve alaylı oyuncuları var yürekli… Yücel Erten gibi bir yönetmeni var “öğretici-eğlendirici”… Bir sahne onarımı işi var yarım kalan; ileriye dönük “tiyatro”ya dair önerileri var “somut”, Ankara merkezli kurumlaşma niyeti var “ciddi” ve bu tiyatronun “Azizname” gibi bir oyunu var “özel”(…) Cumhuriyet dönemi üçüncü kuşak Türk bestecilerinin en verimlisi olan Turgay Erdener’in müziklerini yazdığı, danslarını Salima Sökmen’in düzenlediği, piyano başında Bora Ateşyakan’nın yeraldığı, Alaturka öğretmenliğini Orhan Doğan’ın yaptığı Azizname’nin oyuncularını da tek tek saymak boynumuzun borcu: Serhat Nalbantoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Ercan Demirel, Ünsal Coşar, Serhat Mustafa Kılıç, Emre Karayel, Özlem Başkaya ve Gizem Erdem.(…)
ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN- (Hürriyet-20 Şubat 2001)
ABD’DE SURNAME
…Aziz Nesin, 1975′te yazdığı ve idam cezasını sorguladığı “Surname”‘de halk huzurunda yapılan son idam merasimini anlatır. Nesin’le ilgili kısa bir not: Yücel Erten’in sahneye koyduğu “Azizname” yakında İstanbul’da olacak. Öteki Tiyatro‘nun bu nefis oyununu sakın kaçırmayın.
CAN DÜNDAR (12 Mayıs 2001-Hürriyet)




